Reklam
Karşılaşma Hallerinin Yoğunlaşması ve Diyalog
1999 yılının Aralık ayında gerçekleştirilen ve Türkiye’ye aday ülke olabilme hakkını tanıyan Helsinki Zirvesi ve özellikle de Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlatıldığı 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren Avrupa ile bütünleşme süreci, Türkiye kamuoyu açısından eskiye oranla çok daha farklı bir düzleme oturmuştur. İki asrı bulan Avrupalılaşma sürecinde belki de Birliğe ilk kez böylesine net bir üyelik perspektifi sunulan Türkiye için AB, artık gerçekliği ve yakınlığı tartışılmayacak bir vak’a halini almıştır. 1999’un sonundan itibaren bu nedenle olsa gerek Türkiye, Avrupalı siyaset, akademi, bürokrasi, medya, sivil toplum kuruluşları, öğrenci, iş çevresi gibi pek çok farklı alandan ziyaretçilerin akınına uğramıştır. Bunun karşılığında aynı şekilde Türkiye’den AB ülkelerine giden benzeri grupların sayısında da büyük artış yaşanmıştır. Görünen o ki, tarafların bu ziyaretleri önyargılardan arındırılmış bir düzlemde AB kamuoyu ve Türkiye kamuoyunun birbirini tanıyabilmesi için bulunmaz bir fırsat sunmuştur. Olanı başka bir dille ifade etmek gerekirse, 1999’dan bu yana yoğunlaşan karşılaşmalar, “Ben” ve “Öteki” veya Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkiyi başka bir zemine taşımıştır. Karşılıklı ilişkilerin diyalektik ve dialojik bir düzlemde gerçekleştirildiği düşünülürse, farklı tarihsel, kültürel, siyasal ve toplumsal özelliklere sahip tarafların yan yana gelmelerinin karşılıklı güven ve anlayış ortamını tahsis etmeye katkı yapması beklenmekle birlikte, bu karşılaşmaların zaman zaman gerilime yol açmaları da hesaba katılabilir. Her karşılaşma anı yeni olasılıkları ve açılımları beraberinde getirmekle birlikte bazı gerilimlerin ve sürtüşmelerin görünür olmasına da neden olabilir. İster olumlu açılımlar isterse gerilimler yaşansın, her iki durumda da, ortaya çıkan şey aslında diyalogdur. 1999 – 2005 arasında yaşanan olumlu ilişkiler kadar 2005’ten bugüne değin yaşanmakta olan kriz, aslında taraflar arasındaki diyalogun kökleşmesine işaret etmektedir. Söz gelimi 10–12 Nisan tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun da altını çizdiği gibi, aday ülke olarak müzakerelerin yürütüldüğü bir ülkede yaşanan parti kapatma veya Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yer alan bir takım demokratik olmayan uygulamalara, AB’nin kayıtsız kalması artık düşünülemez.
Taraflar birbirlerini anlamaya, tartmaya ve bir yere oturtmaya çalışmakta olduğu bu ortamda, Sivil Toplum Diyaloğu açısından önemli gelişmelerin yaşandığı ve artık Türkiye-AB ilişkilerinin sadece hükümetler arası hukuksal bir niteliğe sahip olmaktan ziyade, daha çok kamuoyları arasında yaşanan diyaloğa doğru taşındığı görülebilmektedir. Türkiye sivil toplum kuruluşlarının, bürokrasinin, bilim ve iş çevrelerinin angaje oldukları AB projelerinin sayısındaki artış ile her yıl binlerce öğrencinin Erasmus değişim programı çerçevesinde karşılıklı ziyaretleri, bu dönüşen ilişki biçimini özetlemek için yeterli olacaktır. Sivil toplum diyaloğunun yoğunlaştığı bu süre zarfında elde edilen bir diğer önemli kazanım ise, Türkiye kamuoyunun etkileşimde bulunulan AB’nin kendi içinde homojen bir yapılanma olmadığını, birbirinden çok farklı uluslardan, bölgelerden ve hatta etno-kültürel gruplardan oluştuğu bilgisine vakıf olmaya başlamış olmasıdır. Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere gibi diğer ülkelerin de kendilerine özgü çıkarları, kültürleri, hassasiyetlerinin olduğunu anlamak, Türkiye’nin üyelik perspektifini somutlaştırmak açısından önemlidir. Çünkü bu farklılıkları verili olarak alan bir Türkiye, üyelik açısından neredeyse her ülke için ayrı bir iletişim stratejisi belirleme bilgisine ve yaklaşımına da haiz olacaktır. Belki de ancak bu yolla, AKP iktidarı döneminde özellikle altı kalın çizgilerle çizilen, AB’ye eklemlenme sürecinde Türkiye’nin pazarlık gücünü artıracağı düşünülen ve Huntington’cu “Uygarlıklar Çatışması” karşısında kullanılan “Uygarlıklar İttifakı” tezinden daha işlevsel söylemler ve stratejiler geliştirilebilir.
Madalyonun İki Yüzü: “Uygarlıklar Çatışması” ve “Uygarlıklar İttifakı”
“Uygarlıklar İttifakı” tezinin antropolojik açıdan bakıldığında aslında “Uygarlıklar Çatışması” tezinden pek de farklı olmadığı görülecektir. Bunun nedeni her iki tezin de aynı kültür nosyonuna referansla üretiliyor olmasıdır. Kültürleri ve uygarlıkları sınırları belli olan statik yapılanmalar olarak gören, diğer kültürler ve uygarlıklarla etkileşim sırasında kendi kimliğini kaybetmeme varsayımıyla hareket eden, kültürel alışverişi bozulma, yozlaşma ve kimlik kaybı olarak nitelendiren ve kültürleri asla değişmeyen birer bütün olarak algılayan her iki anlayış da antropoloji bilminde ‘bütünselci kültür nosyonu’ dediğimiz yaklaşımın ürünüdür. Her iki yaklaşımın da dünyayı dinsel ve kültürel referanslarla tanımladığına dikkat çekmek gerekir. Sözgelimi George Bush ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu açıdan bakıldığında pek çok ortak yanını bulmak mümkündür. Ancak bilindiği üzere Bush daha çok “Uygarlıklar Çatışması” tezine meylederken, Erdoğan ise “Uygarlıklar İttifakı” tezini benimsemektedir. Bu pozisyon farklılığı 19. yüzyılda Batılı koloniyel güçler ile kolonileşme, endüstrileşme, batılılaşma ve modernleşme süreçlerine geç katılan Almanya tarafından da sergilenmiştir.
Eğer günümüzdeki gelişmeleri “Uygarlıklar Çatışması” ve “Uygarlıklar İttifakı” paradigmaları üzerinden değerlendirirsek, materyal zenginliğini elinde bulunduran ülkelerin muhafazakâr iktidarlarının zenginliği gelişmekte olan ülkelerle paylaşmamak için “Uygarlıklar Çatışması” tezine daha fazla vurgu yaptıklarını, öte yandan gelişmekte olan ülkelerin yine muhafazakâr iktidarlarının da maddi zenginliği elinde bulunduran ülkelerle aynı hatta yer alabilmek için “Uygarlıklar İttifakı” tezine vurgu yaptıklarını söylemek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında her iki paradigmanın da sorunlu olduğu görülmektedir. Türkiye gibi toplumların bu tür kültürcü ve dinsel paradigmalara sığınmak yerine, çıkışı siyasal ve seküler paradigmalarda aramasında fayda olduğu kanısındayım. Kaldı ki, kültürler ve uygarlıklar arasına kalın çizgiler çekmek mümkün değildir. Kültürler de uygarlıklar da diğer kültürler ve uygarlıklarla etkileşim içinde, doğanın, coğrafyanın, iklimin, sosyal, siyasal ve ekonomik koşulların sunduğu olanaklar ölçüsünde oluşur, değişir ve şekillenirler. Dinler üzerinden sınırları belirlenen farklı uygarlıkların kökenine inildiğinde her uygarlığın insanların fiziki ihtiyaçlarının karşılanması sürecinde ortaya çıktığı ve bu nedenle de bütün uygarlıkların ortak paydalarının çok olduğu görülecektir. Bu açıdan bakıldığında gerek ‘uygarlıklar çatışması’ gerekse ‘uygarlıklar ittifakı’ uygarlıklar arasındaki farklara ve bu farkların korunmasına vurgu yapmaktadır. Farklılıklara yapılan bu vurgu kültürcü postmodern bir algının ürünü olsa gerek. Halbuki, günümüzde insan topluluklarını birbirinden ayıran farklılıklar vurgu yapmak yerine, benzerliklerini ortaya çıkarmak ve bu nedenle de kültürcü söylemi bir kenara bırakmakta fayda bulunmaktadır. Bunu yapabilmek için de, küresel ve toplumsal problemlerin altını çizen ve adalet ve güven esasına dayanan siyasal bir dil üretmenin yolları aranmalıdır. Aksi halde, minör etno-kültürel ve dinsel farklılıklarımızın yüceltilmesi bütün dünya toplumlarını uçurumun eşiğine götürmeye devam edecektir.
1999–2005: “AB: Türkiye’ye Yol Gösteren bir Deniz Feneri”
AB Helsinki Zirvesi’nin gerçekleştirildiği 1999 Aralık ayından müzakerelerin fiili olarak başlatıldığı 3 Ekim 2005 tarihinde değin Türkiye’de yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmeleri bir tür “Sessiz Devrim” olarak tanımlamak yerinde olacaktır sanıyorum. Bu dönemde AB ile gerçekleştirilmeye çalışılan bütünleşme sürecinde yapılan reformlar, özellikle demokratikleşme, insan hakları, sivilleşme ve şeffaflaşma konusunda önemli ilerlemeler sağlamıştır. Eurovision’da birincilik, Dünya Futbol Şampiyonası’nda üçüncülük ve benzeri uluslararası platformda elde edilen başarılar, Türklerin kendilerine güvenmelerini açısında önemli katkılar sağlamıştır. Bu dönemde ayrıca Türkler AB’yi bir Hıristiyan bloğu olarak algılamaktan uzaklaşmış ve AB’nin demokratikleşme, insan hakları, sivilleşme, ekonomik büyüme ve zenginleşme açısından olumlu etkiler yarattığına inanmaya başlamışlardır. Ayrıca, AB, bir barış projesi olarak algılanmış ve kimliklerin demokratik ortamda özgürce ifade edilebilmesini sağlayan bir etki yarattığı görülmüştür. Bu nedenledir ki, azınlıklar ve Kürt sorunu bağlamında yeni demokratik açılımlar gerçekleştirilmiş ve gerek resmi azınlıklar, gerekse Kürtler ve diğer bazı etnik gruplar, AB entegrasyon sürecine yatırım yapmayı tercih etmişlerdir.
2005–2008: “AB: Yaşanan Toplumsal Sorunların Müsebbibi”
2005 yılının son çeyreğinde başlayan erken seçim tartışmaları, AB İlerleme Raporu’nda yer alan Kıbrıs ve Ermeni soykırımı tartışmaları, yaklaşmakta olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bunlara paralel olarak yükselen Kürt sorunu ve şiddet tartışmaları, Türkiye’nin 1999 yılından bu yana yaşamakta olduğu istikrarı bozan gelişmeler olarak karşımıza çıktı. Bu dönemde artık dünya ve Avrupa ile bütünleşen Türkiye yerine, artık kendi içine kapanan/kapatılan bir Türkiye vardı. Korku siyasetinin hakim olduğu, çoğunluk ve azınlık milliyetçiliğin kuşattığı, altlarındaki zeminin kaydığını düşünen gelenekçi güçlerin harekete geçtiği ve entegrasyon, demokratikleşme ve siyasal merkezin genişlemesi sürecinde iktidarlarını yitiren sosyal grupların AB sürecini günah keçisi olarak gördükleri bir Türkiye... Bu dönemde, muhalefetin tamamen AB karşıtı bir siyasal söylem ürettiği, sahip oldukları zenginliği siyasal merkeze taşınan AKP yanlısı yeni toplumsal gruplarla paylaşmayı hazmedemeyen yerleşik orta ve orta üst sınıf toplumsal kesimlerin, bu gelişmenin müsebbibi olarak gördükleri AB’ye karşı tavır aldıkları, AKP iktidarının da, artık prim yapmadığı düşünülen AB projesinden mümkün olduğunca uzaklaştığı görülmüştür. Öyle ki, AKP bu tavrını, 2007 baharında ülkeyi ziyaret eden Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margot Walström’ü resmi davetli olarak kabul etmemeye kadar götürmüştür.
Hiç şüphe yok ki, Türkiye’de ortaya çıkan bu Avrupa Birliği şüpheciliğini sadece ülkede yaşanan iç gelişmelerle açıklamak yeterli olmayacaktır. Bu dönemde AB ülkelerinde yoğunluk kazanan İslamofobya, artan milliyetçilik, içe kapanma, Avrupa Birliği Anayasası tartışmaları, Hollandalı film yönetmeni Theo Van Gogh’un öldürülmesi, genişleme süreçlerinin AB’ye getirdiği yükün fazlalığı, Sarkozy’nin akıl almaz Türkiye karşıtlığı, Akdeniz Birliği önerisi, Angela Merkel’in imtiyazlı ortaklık teklifi ve nihayet AB’nin uluslarüstü yapısından ve Avrupa Komisyonu’nun artan etkinliğinden şikayet eden ulus-devletlerin ulusal çıkarlarını ön planda tutan nitelikteki Lizbon Reform Anlaşması’nın 2007 Aralık ayında kabulü gibi bir takım gelişmeler de, Türk kamuoyunda AB’ye yönelik şüpheci bir tavrın oluşmasında önemli rol oynamıştır.
AB Konusunda yeniden değişen siyasal iklim:
Türbanın üniversitelerde ve diğer kamusal alanlarda serbest bırakılmasını amaçlayan Anayasa değişikliği ile başlayan ve giderek tırmanan siyasi krizin daha sonra Ergenekon adlı aşırı milliyetçi suç örgütlenmesinin ifşa edilmesiyle derinleşmesi ve nihayet Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP hakkında anti-laik uygulamaları gerekçe gösterilerek kapatma davasının açılması teklifinde bulunması ve bu teklifin Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesinin, ülkede yaşanan siyasal gerilimi tırmandırdığı görülmüştür. Ayrıca yine bu dönemde yaşanan dünya ekonomik krizinin gerek gelişmiş piyasaları, gerekse gelişmekte olan piyasaları olumsuz yönde etkilemesi de Türkiye’de yaşanmakta olan siyasal krizin etkilerini artırmıştır. Tüm bu yaşanan olumsuzlukların AKP’nin kamuoyundaki desteğinin azalmasına yol açtığı konusunda da bazı işaretlerin olduğu görülmüştür. Desteğin azaldığı ve kapatılma riskinin belirdiği bir dönemde AKP’nin yeniden araçsal kaygılarla AB kartına sarıldığını gözlemlemek mümkün. Buradaki ümit herhalde, AKP’nin AB’nin desteğini alabilmek için AB’yi artık araçsal bir siyasal malzeme olarak görmediği konusunda AB’yi ikna edecek yeni reformları hızla devreye sokmasını beklemek olacaktır. 301. madde, kadın hakları, çocuk hakları, engellilerin hakları, Vakıflar Yasası, AB Bakanlığı kurulması gibi pek çok alanda yeni düzenlemelerin gerçekleştirilmesi beklenebilir.
AB Şüpheciliğine Karşı Türkiye’de neler yapılabilir?
İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü olarak Avrupa Birliği İletişim Grubu desteğiyle farklı illerde gerçekleştirdiğimiz bir takım çalışmalar ışığında Türkiye kamuoyunun günümüzde AB konusunda birbirinden çok farklı yaklaşımlar sergilediğini gördük. AB konusunda Türkiye türdeş bir ülke değil. Antalya, Kayseri, Eskişehir, Ankara, İstanbul, Trabzon, Diyarbakır, Van bu anlamda bir birinden çok farklı. Her bir kent ve bölge AB’ye yaklaşım açısından çok farklı bir resim çizmektedir. Türkiye’deki AB şüpheciliğinin ortadan kalkmasına katkıda bulunabilmek için gerek hükümet, gerek Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, gerek Cumhurbaşkanlığı, gerek AB Delegasyonu ve gerekse de akademi, sivil toplum örgütleri ve iş çevreleri, bir takım arama toplantıları yapmak kaydıyla, her bölge ve kent için ayrı bir AB iletişim stratejisi belirleyebilirler. Bu tür çalışmaları yaparken özellikle iktidarın Türkiye’de yaygınlaşan ve kendisinin de yaygınlaşmasına katkıda bulunduğu kültürelist (kültürcü), dinsel ve aşırı milliyetçi söylemin gücünü yitirmesi için kamuoyu yaratması gerekmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, AB entegrasyon sürecinin kalıcılığı kültürcü, dinsel ve aşırı milliyetçi olmayan, buna mukabil siyasal, demokratik ve seküler olan bir toplumsal söylem üretilebilmesine bağlıdır. Aynı sorunsalın AB ülkeleri için de geçerli olduğunu unutmamak gerekir. Diğer bir değişle, AB sadece Türkiye’de etkinliğini yitirmiyor; aynı şekilde AB’nin üye ülkelerde de etkinliğini giderek yitirdiği görülmektedir.
AB ülkelerindeki Türkiye
Siyasal, sosyo-ekonomik ve sınıfsal söylemin yerini alan kültürcü ve dinsel söylemin egemenliğinde bulunan AB ülkelerinde de özellikle göçmen ve Müslüman karşıtı bir korku siyasetinin, muhafazakâr iktidarlar tarafından üretildiği görülmektedir. Sarkozy’nin ve Merkel’in kendi seçim kampanyalarında Türkiye aleyhtarı kartını oynamaları bu açıdan şaşırtıcı olmamalıdır. Öte yandan son beş yıldır net göçün aslında sıfır olduğu, yani ülkeye girenler ile ülkeden çıkanların sayılarının eşit olduğu Avrupa ülkelerinde göçün gerçek bir problem olmadığı, aslında daha çok siyasallaştırılan ve yapay olarak üretilen bir “sorun” olduğu açıkça görülmektedir. Öyleyse neden bu göçmen ve Müslüman karşıtlığı? Müslümanları entegre olmamakla suçlayan bu tür anlayışlar, yine “Uygarlıklar Çatışması” bağlamında dinsel ve kültürel farklılıkların bir arada var olamayacakları yönünde bir kamuoyu üretme eğiliminde oldukları görülmektedir. Genişlemenin sosyo-ekonomik maliyetleriyle uğraşan AB’nin kendini özellikle İslam, genişleme ve Bush’un ABD’si gibi “üç öteki” karşısında inşa etme girişiminde olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Öte yandan neo-liberalizmin kıskacında bulunan AB ülkelerinin sosyal Avrupa’nın inşası sürecinde yetersiz kalmaları ve söz konusu işsizlik, yoksulluk, dışlanma gibi yapısal sorunların üstesinden gelemeyen iktidarların çözümü İslam ve göç sorunsalları üzerinden giderek ve bu unsurları “günah keçisi” veya “içimizdeki düşmanlar” seklinde lanse etmek suretiyle palyatif olarak çözmeye çalıştıkları görülmektedir. Haliyle böylesine bir kültürcü, milliyetçi ve dinsel bir düzlemde AB kamuoyunda Türkiye’ye verilen desteğin azalmasına da şaşırmamak gerekir.
AB Kamuoyu ve Türkiye’nin Üyeliği
İspanyol akademisyenler Antonia M. Ruiz Jiménez ve Ignacio Torreblanca Payá[1] tarafından yapılan önemli bir araştırmanın bazı sonuçlarını sizlerle paylaşarak bu makaleye son vermek istiyorum. Jiménez ve Payá, Türkiye ve AB arasındaki bağları, coğrafi ilişki, tarihsel ilişki, güvenlik ilişkisi, Avrupalılık ve Müslümanlık İlişkisi (Kültürel farklılık), yaşlanan Avrupa’ya genç insan gücü sağlama ilişkisi, Türkiye’nin üyeliğinden kaynaklanma ihtimali bulunan artan göç tehdidi ilişkisi, insan hakları standardizasyonu açısından yaşanan ilişki ve ekonomik göstergelerin iyileştirilmesi açısından yaşanan ilişki şeklinde farklı ilişkisellik alanları üzerinden hareketle AB kamuoyunun Türkiye’ye olan desteğini anlamaya yönelik üç hipotez geliştirmişlerdir. Buna göre AB ülkelerinde her yıl düzenlenen Eurobarometre anketlerinin sonuçlarından yola çıkan Jiménez ve Payá, aşağıda aktaracağım üç hipotezden hangisine daha fazla yatırım yapılırsa, AB kamuoyunda Türkiye’nin üyelik perspektifine ilişkin daha olumlu bir etki yaratılabileceği sorusunun yanıtını ararlar.
Hipotez 1: Araçsal Destek
Türkiye’nin Birliğe üyeliği durumunda sağlayacağı askeri, ekonomik, demografik, kültürel fayda düşünüldüğünde AB kamuoyunun desteğinin artacağı veya üyelik durumunda ortaya çıkacak maliyet nedeniyle desteğin azalacağı tezi;
Hipotez 2: Kimliksel/Kültürelist (Kültürcü) Destek
Tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan Türkiye’nin Avrupalı olduğuna inanılırsa, üyelik konusundaki Avrupa kamuoyu desteğin artacağı veya Türkiye’nin bu konularda Avrupalı olmadığına inanılırsa desteğin azalacağı tezi;
Hipotez 3: Post-national Destek:
Milliyetçilikten uzaklaşmış AB vatandaşlarının Birliğin ortak siyasal değerlerine inanmaları durumunda, Türkiye’nin AB entegrasyon sürecinde katettiği mesafeyi üyeliğe giden yolda olumlu yorumlayabilirler ve bu nedenle Türkiye’nin üyeliğini benimseyebilirler tezi.
Post-National Avrupa
Bu hipotezleri Birliğe henüz katılan Bulgaristan ve Romanya dışında kalan 25 ülke için test eden Jiménez ve Payá, tabloda da görüleceği üzere birinci ve ikinci hipotezden ziyade daha çok üçüncü hipotezin doğru olduğunu göstermektedirler. Bunun anlamı şudur: AB ülkelerinin kamuoyları, araçsal destek hipotezine göre, Türkiye’nin üyeliği durumunda Türkiye’nin kendilerine sağlaması muhtemel askeri, ekonomik, demografik ve kültürel fayda üzerinden düşünüldüğünde Türkiye’nin üyeliğine yeteri kadar destek vermedikleri görülmektedir. Aynı şekilde ikinci hipotezin de test edildiğinde, AB kamuoylarının tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan Türkiye’nin Avrupalı olduğuna inanmaları için gerekli olan bilişsel dönüşüm sağlansa bile Türkiye’nin üyeliği konusunda Avrupa kamuoyu desteğin önemli ölçüde artmayacağı saptanmıştır.
Jiménez ve Payá, Türkiye’nin üyeliği konusunda ihtiyaç duyulan desteğin ancak AB yurttaşlarının milliyetçilikten uzaklaşmış bir şekilde Birliğin ortak siyasal değerlerine inanmaları durumunda ortaya çıkacağını saptamaktadırlar. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin üyeliği ihtiyaç duyulan kamuoyu, AB yurttaşlarının milliyetçilikten, kültürelizmden ve egemenlik kazanmış “uygarlıklar çatışması” tezinden uzaklaşmasıyla kazanılabilir. Kamuoyu düşüncesinin verili olmadığını ve aslında güçlü bir siyasal irade ile değiştirilebildiği düşünülürse, AB kamuoyunun Türkiye’nin üyeliğinden yana tavrını koymuş Avrupalı siyaset ve kamuoyu liderlerinin varlığıyla olumluya dönüştürülmesinin mümkün olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak, günümüzde böylesine bir siyasal iradenin var olmadığı bilinmekle birlikte, bu yönde olumlu işaretler de gözlemlenmemektedir. Dinsel ve kültürel değerler üzerinden siyaset yapan ve uygarlıklar arasındaki fay hatlarının altını çizen iktidarların bulunduğu AB ülkelerinde siyasal iktidarların değişmesini beklerken, Türkiye’nin yapması gereken, AB kamuoylarının Türkiye hakkındaki düşüncelerini değiştirecek nitelikte yapısal ve demokratik reformlara devam etmek ve kendi kullandığı milliyetçi, içe kapanmacı, kültürcü ve dinsel söylemi bir yana bırakarak siyasal, ekonomik, uygarlık-ötesi bir söylemi kurmanın yollarını aramaktır. Bunu yaparken de yolculuk sırasında ortaya çıkan ülke içindeki siyasal gerilimlerin aslında, siyasal ve toplumsal aktörlerin daha yoğun bir diyaloğa girmeleri için gerekli zemini hazırlayan fırsat pencereleri olduğu şeklinde bir algı yaratmaya çalışmalıdır. Yaşanmakta olan siyasal krizlerin çözümü için verilen siyasal ve toplumsal çabaların aslında demokrasiyi inşa ederken kullanılan temel yapı taşları olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, krizlerin sadece yıkıcı yanları değil, aynı zamanda yapıcı yanları olduğunu ve bu krizlerin çözümü için ihtiyaç duyduğumuz en önemli unsurun diyalog olduğunu unutmamalıyız. Avrupa’nın da kendi tarihinde sıkça yaşadığı benzeri krizler ve bu krizlerin çözümü konusunda geliştirdikleri demokratik yöntemler bize, toplumsal ve siyasal diyaloğa yatırım yapmak suretiyle krizlerin üstesinden nasıl gelebileceğimiz konusunda önemli ipuçları sunmaktadır.
[1] Antonia M. Ruiz Jiménez ve Ignacio Torreblanca Payá (2007). “European Public Opinion and Turkey’s Accession: Making Sense of Arguement For or Against”, EPIN, European Policy Institutes Network Working Paper (16 May).











