Logo EurActiv.com.tr

EU JOBS

more offers »

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Avrupa’ya vizesiz seyahat edebilecek mi?

Bookmark and Share

22.11.2007
Son dönemde Türkiye gündemini meşgul eden önemli sorulardan biri de “vize sorunu” oldu. Son olarak İngiltere’nin Türkiye Büyükelçiliği’nin sitesinde 21 Kasım 2007 tarihinde yayınlanan bir duyuru ise vize tartışmalarını daha da ön plana çıkaracağa benziyor. İngiltere dışında Ortaklık Antlaşması’na taraf olan 26 üye ülkenin daha kendi yasalarını gözden geçirip bu doğrultuda nasıl bir uygulamaya gideceklerine karar vermeleri gerekiyor.

Arka Plan:

İngiltere’nin Türkiye Büyükelçiliği’nde yer alan duyuruda Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın Darı ve Tüm davası hakkındaki 20 Eylül 2007 tarihli son kararına dayanarak “Türkiye ile yapılan Ortaklık Antlaşması’nın (European Community Association Agreements-ECAA) Ek Protokolünün içerdiği “standstill” (olduğu yerde kalma) maddesinin, Anlaşmaya dahil ülkelerin, karşılıklı olarak, hizmet kurmak ve sunmak özgürlüğüne yeni kısıtlamalar getirmelerini engellediği sonucuna varılmıştır” açıklamasına yer verilmiştir.

Duyuruda ayrıca “Uygulamada bunun anlamı, iş kurmak ve hizmet sunmak konusunun yönetimine ilişkin, Anlaşmanın, ECAA’ya taraf olarak Türkiye ile anlaşmaya imza attıkları anda yürürlükte olanlardan daha sert kurallar çıkarmamaları doğrultusunda, Üye Ülkelere zorunluluk getirdiğidir. Birleşik Krallık için o an 1973 yılıdır.

Bu açıklamaya ek olarak duyuruda “Darı ve Tüm davasında Avrupa Adalet Mahkemesi’nin verdiği hüküm ışığında, Sınır ve Muhaceret Acenteliği (BIA) şu anda Türk vatandaşlarına Birleşik Krallıkta, 1973 yılında yaptıkları gibi iş kurmak üzere Birleşik Krallığa giriş izni istemelerine fırsat tanımanın en münasip yolunu bulmak amacıyla tarihi yasamalarını yeniden gözden geçirmektedir” ifadeleri yer almaktadır.

Bu duyurudaki anahtar cümle  “Sınır ve Muhaceret Acenteliği (BIA), Birleşik Krallığa giriş izni istemelerine fırsat tanımanın en münasip yolunu bulmak amacıyla tarihi yasamalarını yeniden gözden geçirmektedir” ifadesidir.

Ayrıca Euractiv.com.tr olarak İngiltere Ankara Büyükelçiliği vize bölümünden aldığımız bilgiye göre şu anki uygulama aynen devam ediyor.

Kısacası daha şimdiden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak Avrupa’ya vizesiz girebiliriz demenin bir anlamı yok. İngiltere dışında Ortaklık Antlaşması’na taraf olan 26 üye ülkenin daha kendi yasalarını gözden geçirip bu doğrultuda nasıl bir uygulamaya gideceklerine karar vermeleri gerekiyor.

Türkiye’ye uygulanan vizelerin kaldırılması tartışmaları Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nda açılan bir dizi dava sürecinin ardından hararetlendi. Ve açılan her davada Türkiye, AB nezdinde taraf olduğu antlaşmaların yaptırım kapasitesini ve içeriğini daha iyi kavaramaya başladı.

20 yıllık bir maziye sahip olan bu davaların özelliği nedir ve Türkiye, AB karşısında ne gibi avantajlar kazandırmıştır?

Son olarak İktisadi Kalkınma Vakfı, Türk vatandaşlarına uygulanan vize sorununu bir dizi konferansla ele almaya başladı. Bu dizinin “ATAD (Avrupa Toplulukları Adalet Divanı)  Kararları Işığında Türk Vatandaşlarına Uygulanan Vize Sorunu" başlıklı ilk konferansında Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Avukat Murat Uğur Gürsoy Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının taraf olduğu davalar ile ilgili bir araştırma raporu sundu.

Raporda son Darı ve Tüm davasına kadar olan tüm davalarda Ortaklık Antlaşması ve Katma Protokol kapsamında Türkiye’nin nelere hak kazandığını kademe kademe nasıl fark ettiği anlatılıyor:

Meryem Demirel Davası (30 Eylül 1987)

30 Eylül 1987 tarihli bu davada sonuç, aşağıda görülecegi gibi, Meryem Demirel için

olumsuzdur. Ancak Avrupa Adalet Divanının, bu dava temelinde yargı yetkisi bakımından Avrupa Toplulugu ile Türkiye arasında imzalanmıs olan Ankara Anlasması ve Katma Protokolün uygulanmasından doğan çekişmeler ile, Türkiye ile Topluluk arasındaki Ortaklık Konseyi kararları konusundaki çekişmelerde kendisini yetkili görmüs olması çok önemlidir.

Aynı karar içerisinde Adalet Divanı, Avrupa Toplulukların üçüncü ülkelerle yaptıgı anlaşmaların ifade, anlam ve amacı itibariyle açık ve net bir yükümlülük getirmesi, baska bir anlatım ile, bu yükümlülügün ifasının ve etkisinin baska bir hukuki tasarrufu gerektirmemesi halinde, bunların doğrudan uygulanabilir anlaşmalar oldugunu belirtmistir. Divan ayrıca Ortaklık Kuran Anlaşmaların da, anlaşma tarafı olan devlete Topluluk sistemi içinde imtiyazlı bir konum sağladıgını ifade etmistir.

Salih Zeki Sevince Kararı (20 Eylül 1990)

Demirel davasından sonra, 20 Eylül 1990 tarihli Sevince kararında Adalet Divanı, görüşünü önemli derecede degiştirmistir.

Divan bu kez AET ile Türkiye arasında yapılan Ankara Anlaşması ve eklerinin niteliğini irdelemiş ve bunların Avrupa Toplulukları’nın doğrudan uygulamakla yükümlü oldugu devletler Hukuku Anlaşmaları oldugunu belirtmistir. Adalet Divanı, Türkiye ile Avrupa Topluluğu Ortaklık Konseyi kararlarının Ankara Anlaşmasıyla doğrudan bağlantılı olması sonucunda, bu kararların Topluluk Hukuk düzeninin ayrılmaz bir parçası olduğuna hükmetmiştir.

Abdülnasır Savaş Kararı (11 Mayıs 2000)

Her bir kararda, hep bir derece daha ileri giderek, nihayet 11 Mayıs 2000 tarihli Abdülnasır Savaş kararında, Avrupa Adalet Divanı ilk defa Türkiye ile AET arasında imzalanmış olan Katma Protokolün 41/1 maddesinin bütün üye ülkeler için doğrudan uygulanabilecek bir hüküm olduğunu belirtmiştir.

Katma Protokolün 41.maddesinin 1. bendi “Akit taraflar, aralarında yerleşme hakkı ve hizmetlerin serbest edinimine yeni kısıtlamalar koymaktan sakınırlar” hükmünü öngörmektedir.

Katma Protokolün 41. maddesinin 1. bendinin doğrudan uygulanmasının yarattıgı sonuç ise kararda şöyle ifade edilmektedir:

Bu madde Türk Vatandaslarına, üye bir ülkede o ülkenin yasalarını zedeleyerek o ülkeye girme, yerleşme ve çalısma hakkı vermemektedir.

Buna karşılık bu madde Türk Vatandaşlarına bu protokolün yürürlüge girdigi tarihten başlamak üzere yerleşim özgürlügü, oturma hakkı ve onunla bağlantılı diger haklar konusunda yeni kısıtlamalar getirilmesini yasaklamaktadır. Bu protokolun imzalandığı yıl 1970, yürürlük tarihi 1973’tür. Dolayısıyla 1973 yılında Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle durumu ne ise o durum korunmalıdır .

 Bu kararla Türkiye birden “Eski Hakların Korunması” (Standstill) hükmüyle tanışmaktadır. Oysaki daha 1982 yılında bir Yunan Vatandaşı olan Peskeloglu’nun Alman Federal Çalısma Dairesine karsı açmış oldugu davada ilk kez Avrupa Adalet Divanı Yunanistan ile AET arasında imzalanmış olan, Ankara Anlaşması benzeri Atina Anlaşmasında da yer alan “Eski Hakların Korunması”(Standstill) konusunu irdelemis, Almanya içindeki hükümlerin, Yunanistan’la yapılan Ortaklık Anlaşmasından sonra Yunan Vatandaşları için agırlaştırılamayacağına hükmetmistir.

Eran Abatay - Nadi Sahin Kararı

Avrupa Adalet Divanı, bu davada verdigi kararda, Türk vatandaşlarının kendilerine uygulanacak iç hukuk açısından gerek Katma Protokolün, gerek Ortaklık Konseyinin “hakların daha kötülestirilemeyeceği, yani “mevcut hakların korunması (standstill)” hükmüne başvurabileceklerini belirtmektedir. Bu hükümler açık, net ve koşula bağlı olmayan hükümlerdir. Uygulanması için başkaca hukuki tasarruf gerekmemektedir.

Böylece İngiltere’de Abdülnasır Savas kararında oldugu gibi, Şahin Kararında da bir kez daha önemle vurgulandıgı üzere, “Avrupa Biriliginde’de Türk işverenlerin hakları 1973 yılından, çalışanların hakları ise 1980 (1/80 Ortaklık Konseyi 13. maddesi) yılından geriye dönük olarak ellerinden alınamayacak ve durumları ağırlaştırılamayacaktır.”

Veli Tüm ve Mehmet Darı Kararı (20 Eylül 2007)

Avrupa Adalet Divanı ‘nın bu davada verdiği karar şöyledir:

 “ 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanan ve 2760/72 sayılı tüzükle 19 Aralık 1972 de Avrupa Topluluğu ile yapılan, adil bulunarak onaylanan Katma Protokün 41. maddesinin 1. fıkrasının yorumunda, hükmün üye devlette yürürlüğe girdigi tarih itibariyle, ilk defa o ülkeye gelerek orada iş kurmak için yerleşmek isteyen Türk Vatandaşı için yerlesim özgürlügünü kısıtlayan ve bununla baglantılı olarak maddi ve usuli koşullar bakımından yeni ağırlaştırıcı hükümler getirilmesi yasaklanmıştır.”

Konu böylece açıklığa kavuşmustur.

Bu davalar sonucunda elde edilen kazanımlar ışığında raporda bir dizi de öneri sunulmakta:

a - Vize konusu öncelikle Türkiye – Avrupa Ortaklık Konseyi görüsmelerinde ele alınmalıdır.

b - Bunun yanısıra Avrupa Komisyonunu harekete geçirmelidir. Çünkü Avrupa Komisyonu Avrupa Yasalarının koruyucusu ve bekçisidir.

c- Eğer Avrupa Komisyonu iligili sorun hakkında bir şey yapamazsa Amsterdam Anlaşması’nın 232. maddesi uygulanmaya konabilir.

Bu madde ise şöyle :

“Bu anlasmanın ihlali anlamında Avrupa Parlamentosunun, Konsey’in, ya da Komisyon’un karar almaması halinde, Üye devletler ve diger Topluluk Kurumları bu ihlalin saptanması amacı ile Adalet Divanı’nda dava açabilirler.

Görüşler:

IKV’nin düzenlediği “Avrupa Toplulukları Adalet Divanı Ve Birleşik Krallık Mahkemelerinin Türk Vatandaşlarının Ülkeye Giriş Koşullarına İlişkin Son Kararları" başlıklı konferansta sunum yapan Barrister Nicola ROGERS, ilgili hukuki düzenlemelerin doğru şekilde yorumlanmasının ve Ankara Antlaşması’nın ruhuna sadık kalınmasının uygulamada ve ilgili tarafların gelecek girişim ve faaliyetlerinde çok önemli olduğuna dikkat çekmiştir. Katma Protokol Madde 41(1) hükmü ile 2007 tarihli Adalet Divanı kararının kesinlikle Türk vatandaşlarına AB topraklarına mutlak bir giriş hakkı tanımadığının özellikle altını çizen Avukat, söz konusu hükmün bir “standstill” (hakların geriye götürülememesi) yükümlülüğü getirdiğini hatırlatmıştır. Böylelikle yabancıların ülkelerine giriş koşullarına ilişkin münhasır yetkilerini saklı tutan AB Üye Devletleri, Türk vatandaşlarına karşı uyguladıkları esasa veya usule ilişkin düzenlemelerin Katma Protokolün kendi ülkelerinde yürürlüğe giriş tarihinde uygulanan düzenlemelerden daha katı kurallar getirmemelerini sağlamalıdır. Bu bağlamda her bir Üye Devlette Türk vatandaşlarına uygulanacak olan giriş ve yerleşme koşullarının farklılıklar göstereceği ve Katma Protokolün yürürlük tarihi öncesinde göçmen bürosu sorumluları veya sınır görevlilerinin yetki alanlarının geniş ve muğlak tutulmuş olmasının konunun bugün değerlendirilmesini güçleştirdiğini vurgulamıştır.


Yine aynı konferansta sunum yapan Darı ve Tüm davasının avukatlarından  Sollicitor Mohammed Abdulkuddus ise Türkiye’de ve İngiltere içerisinde yaygınlaşan söylentilere dikkat edilmesi ve iki tarafın daha iyi ve doğru şekilde bilgilendirilmeleri gerektiğine değinmiştir. Suiistimal amaçlı başvuruların önlenmelerinin gerektiği ve ulusal yetkililerin güvenlik adına giriş veya başvuruları her zaman reddedebileceklerine dikkat çekmiştir.

Yine aynı konferansta söz alan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi AB Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Sanem BAYKAL ise  Türkiye tarafından yapılması gerekenler arasında en önemli unsurun AB toprakları içerisinde tek tip uygulamanın kısa vadede mümkün olmadığının kabul edilmesi, aksine her bir Üye Devlet mevzuatı uyarınca Türk vatandaşlarına uygulanması gereken kuralların tespit edilmesi gerektiğini açıklamıştır. Ankara Anlaşması tarafından Türkiye’ye tanınmış olan hakların yeteri kadar kullanılmamış olduğuna dikkat geçen Sanem BAYKAL, asılsız davaların zedeleyici olabileceğini, gerek hukukçu veya akademisyenler, gerekse STK’ların hukuki açıdan geçerli argümanlar sunarak siyası baskı için Hükümete destek olmaları gerektiğini savunmuştur.

 

© EurActiv 2007-2014. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics