Ekonomi bir yandan dalganan küresel ekonomiye entegrasyon peşinde, bir yandan cari açığı kapatma derdinde, işsizlik isyanda, gelir dağılımı çıkışta... TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'na "Siyasetten kurtulmak mümkün mü" sorusu yöneltiliyor. Yanıt net: "Büyüme hızını korursak 2019'da AB ortlamasının yarısına ulaşıyoruz. Yüzde 4'te kalırsak 2030'larda ulaşıyoruz. Hangisini istiyoruz?
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, tüm sektörlerdeki küçük ve büyük, yerli ve yabancı üyeleriyle Türk özel sektörünün en üst temsil örgütü. 81 il ve 157 çevre ilçeye yayılmış çok geniş bir örgütlenme yapısına sahip Birliğin Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, "Böylesine kapsama alanına sahip başka bir meslek örgütü yok. O yüzden taşıdığımız sorumluluk büyük. Türk özel sektörünün iş ve yatırım ortamını iyileştirmek, Türk şirketlerinin yurtdışındaki aktivitelerini artırmak temel misyonumuz. TOBB ile Oda ve Borsaları demokrasinin yayılması açısından da önemli bir misyon üstlenmiş durumda" diyor.
Türk ekonomisini ve Türk müteşebbislerini dünyaya açmak ve Türk ekonomisinin küresel ekonomiye entegre olmasını sağlamak. Peki, TOBB misyonunu yerine getirebiliyor mu? Hisarcıklıoğlu'nun bu konuda içi rahat. TOBB üyelerinin Türk ekonomisinin kaydettiği büyümedeki payını ekonominin 1980 öncesi ve sonrası değerlendirmesiyle anlatıyor: "1980 öncesinde Türkiye ekonomisi rekabete kapalı, kalitesiz malı içeride pahalı üreten, ithal ikameci bir yapıdaydı. 80'lerin başında rahmetli Özal bu sağlıksız yapıyı değiştirecek adımları başlattı. Rekabete açık, ihracatı ciddi bir iş alanı gören yeni bir paradigmaydı bu. Sonuçta 70'lerin hasta adamı gitti, öüthiş bir ekonomik performans sağlandı. 1980 yılında kişi başı 65 dolar ihracat yapan Türkiye, 2007 yılında kişi başın 1500 dolar ihracat yapan bir ülke haline geldi. İhracat yapan şirket sayısı birkaç binden 46 bine yükseldi. Yüzde 90'ından fazlası sanayi ürünü olan ihracatımızın üçte ikisi, dünyanın en rekabetçi piyasaları olan Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarına yapılıyor. Bu başarıyı sağlayanlar TOBB'un üyeleridir. Halen birliğimize bağlı Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) vasıtasıyla 75 ülke ile oluşturduğumuz işş konseylerinde Türk girişimcilerinin yurtdışında daha aktif olmalarına,yeni iş bağlantıları kurmalarına yardımcı oluyoruz. Bugün özellikle güney ve doğumuzdaki coğrafya henüz küresel ekonomiyle entegre olmamış halde. Yakın çevrede bu coğrafyaları en iyi bilen, en girişimci iş adamları biziz. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Avrasya ülkelerinden yapılan toplam sanayi ürünü ihracatının yüzde 65'i, Türkiye çıkışlı. O yüzden özellikle bu bölgelerde Türk girişimcilerinin önünde yeni fırsatlar ortaya çıkıyor. Bu fırsatları değerlendirmemizin önündeki tek engelse, ülkemizde hala tam olarak sağlayamadığımız siyasi ve ekonomik istikrar."
Hisarcıklıoğlu demeçlerinde sık sık Türkiye'nin gerçek gündeminin ekonomiye odaklanmak olduğunu söylüyor. Türkiye'de ise bu konuda bir zaaf olduğu ortada. "Türkiye'nin siyaseti bu konunun içine taşıma alışkanlıından kurtulması mümkün mü?" diye soruyorsunuz, Hisarcıklıoğlu bunu yapabildiğimizde Türkiye'nin büyüme hızının yüzde 7'ye ulaştığını vurguluyor: "Yapamadığımızda tarihsel büyüme hızımız olan yüzde 4'lere geriliyoruz. Yüzde /'lik büyüme hızını korursak, 2019'da AB ortalamasına ulaşıyoruz.Yüzde 4'te kalırsak 2030'larda ulaşıyoruz. Tercşh bizim. Hangisini istiyorsak ona göre siyaseti ve siyasetçileri yönlendirmek durumundayız."
Türkiye dünyanın 17., Avrupa'nın 7. büyük ekonomisi. Hedefi, 10 büyük ekonomi içine girmek diyorsunuz. Sizce ekonomik büyüklük ile gelişmişlik paralel ilerliyor mu? Türkiye bu hedefle oturduğu gün "musaır medeniyet"e ulaşmış olacak mı?
Dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz ama kişi başına gelirde dünyada 54. sıradayız. İnsani gelişmişlik endeksinde ise daha da gerideyiz. Demek ki makro büyüklükler henüz bireysel düzeyde tam yansımıyor. Elbette büyüme tek başına gelişmişlik düzeyini artırmak hiç mümkün değil. Ekonomimiz ve toplumumuz tarihi bir dönüşüm süreci geçiriyor. Neredeyse yarım asırlık bir gecikmeyle tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşünüyoruz, şehirleşiyoruz, modern ekonomiye ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bu sürecin sıkıntılı olması doğal. Ama yüksek büyüme sürmedikçe , toplumumuz bu sancılı süreci kaldıramaz. O yüzden yüksek büyüme hızını sürdürebilir kılmak, esas amacımız olmalı. Bunun için de hükümetimiz, makroekonomik dengelerin bozulacağı yönünde piyasalarda en ufak bir endişe oluşmasına izin vermemeli.
Son dönemde Türkiye hızlı büyüdü. Bu büyümede özel sector ile kamu/devletin payını nasıl tanımlar ve ölçerdiniz?
2002-2007 döneminde Türkiye ekonomisi yılda ortalama yüzde 6,8 büyüdü. Kümülatif olarak baktığımızda yüzde 48’lik bir büyümeye denk geliyor. Bunun içinde kamu kesiminin tüketim ve yatırımının payı yaklaşık 9 puan. Bunu çıkardığımızda kalan 39 puanlık büyümeyi (yani yıllık yaklaşık yüzde 6) özel sector tüketimi, yatırımı ve ihracatı oluşturuyor. İşte bu büyüme sürecinin niye hormonlu diye küçümsenemeyeceğinin, göz ardı edilemeyeceğinin nedeni de bu. Özel sektöre dayalı bu büyüme süreci gerçek ve geçmiştekinden daha sağlıklı
Büyümenin sürdürülebilmesi için öneriniz nedir?
2001 krizini takiben başlatılan makro reformlar ve 2002 seçimleriyle sağlanan siyasi istikrarla birlikte devam ettirilen reform süreciyle ekonomide büyük bir gelişme gösterdik. Ancak 2006'dan sonra reform sürecinde rehavet başladı. Sonuçta büyüme oranı 2007'de 4,5'e kadar düştü. Büyümedeki çarpıcı yavaşlamanın nedeni, reform sürecinin ciddiye alınmamış ve devam ettirilmemiş olmasıdır. Ekonominin gündemin birinci maddesi haline getirilmemiş olmasıdır. Dikkat edilirse büyümedeki yavaşlama daha yurtdışındaki kriz alevlenmeden başlamıştı. Şirketler kesiminin rekabet gücünü artıracak mikro reformlar ki bunlara ikincil nesil reformlar diyoruz, yapılamayınca ekonomik büyümede, büyüme kısıtlarına çarptık. Şimdi bir taraftan mali disiplini korurken, eğitim reformuyla işgücünün beceri kalitesini yükseltmeli, sanayi stratejisi tespit ederek rekabetçi ve yenilikçi girişimleri teşvik etmeli, vergi sistemi reformuyla kayıt dışılığı azaltmalı ve finansmanına ulaşma imkanlarını artırmak suretiyle şirketlerimizin büyümelerini sağlamalıyız.
Küresel ekonomik göstergeler sürekli dalgalanma gösteriyor. Kendi ekonomi kırılgan olan Türkiye bu tabloda ekonomik istikrar sağlayabilir mi?
Mali piyasalarda yaşanan olumsuz gelişmeler, yapılsa reformların önemini bir defa daha göstermiştir. Aslında piyasalardaki bu dalgalanma bizler için bir uyarıdır. Uzmanların dediği gibi, deprem öldürmez bina öldürür. Dışarıdan gelecek sarsıntıları önleyemeyeceğimize göre daha sağlam temelleri olan bir yapıya sahip olmalıyız. Yapısal reformlar bu vazifeyi görecektir. Öte yandan ülkelere baktığımızda, bizim rakibimiz olan yükselen piyasa ekonomileri grubundaki ülkelerin çok daha az olumsuz etkilendiklerini görüyoruz. Yani dalgalardan etkilenmek kaçınılmaz bir kader değil. ABD'deki krizin izleri ilk ortaya çıktığında, "ekonomimiz sağlam, bize birşey olmaz" demek yerine, yeni bir programla, bekleyen reformları hayata geçirmek tercih edilseydi, bu tabloya girmeyebilecektik. Şimdi bu iyimser tedbirsizliğin bedelini ödüyoruz. Ekonomiyi ihmal etmenin sonuçlarını yaşıyoruz.
İşsizlik, cari açık, gelir dağılımdaki eşitsizlik, kayıtdışı ekonomi vs. Ne gibi önlemler öneriyorsunuz?
Anadolu'yu devamlı geziyorum ve gittiğim her yerde şunu görüyorum: Kahvehaneler işsiz dolu, ama sanayicimiz çalıştıracak eleman bulamıyor. Demek ki, görünen işsizlik meselemizin altındaki asıl problem, mesleksizliktir. Çünkü bizim ihtiyaç duyduğumuz becerile, okullarımızda öğretilmemektedir. Okullarımızda öğretilen becerilerse, şirketlerimizde kullanılmamaktadır. Eğitim sistemimiz, küçük bir grubu çok iyi, çoğunluğu ise çok kötü eğitiyor. Sanayicilerimiz vasıflı eleman ararken, meslek lisesi mezunları arasında işsizliğin çok yüksek olmasıysa, eğitim sistemimizin piyasadan ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor. Bu uyumsuzluğu gidermek üzere mesleki eğitimi geliştirmek zorundayız. Ne kadar çok gencimiz bilgisayar bilirse, ne kadar çok gencimi yabancı dil bilirse hem işsizlik azalacak hem de işletmelerimizin verimliliği artacaktır. Gelir eşitsizliğini kalıcı olarak düzeltmenin en gerçekçi yolu da, kişilerin becerilerini ve yeteneklerini geliştirerek iş sahibi olmalarını sağlamaktır. Cari açığın asıl kaynağı dış ticaret açığıdır. O halde sanayinin ve ihracatın itlahata bağımlılığını azaltacak, yerli ara girdilerin kullanımı teşvik edecek düzenlemelere ihtiyaç vardır. Yine bu kapsamda yıllık 34 milyar doları geçen enerji enerji faturası karşısında , enerjide ithalat bağımlılığını azaltacak şekilde yerli enerji kaynaklarının kullanımı teşvik edilmeli, enerji tasarrufu ve verimliliğine yönelik tedbirler alınmalıdır. Kayıt dışılığın bir nedeni, kamu idaresinin yüklediği yüksek maliyetler ise, diğer nedeni belli bir standarda ve kurallara uymayan kamu yönetimidir. Kuralların akşamda sabah değişebilmesidir. O halde kamu idaresinde de kurumsallaşma sağlanmalı, kurallar olmalı, herkes bu kurallara uymalı ve kuralların nasıl değişeceği de kurallara bağlanmalıdır. Akşam yatarken, sabaha nasıl bir sürprizle karşılaşırız endişesi taşımamalıyız.
"Her yıl yüzde 5 büyümek yetmez, daha fazla istihdam yaratılmalı" çıkışınız oldu. Hiçbir hükümet işsizlik sorununa bir çözüm bulamadı. Yığınlarla gencimiz eğitimsiz ve işsiz.. Bu tablo düzelebilir mi?
Düzelir. Bir defa kendi girişimci gücümüze inanacağız. Türk müteşebbisi en zorlu şartlar altında son altı yılda yıllık ortalama yüzde 7 büyüme tutturdu. Bu dönemde özel sektörde 3 milyon kişiye ve yeni istihdam sağlandı (tarım dışı özel sektör istihdam artışı). Milli gelir üç faktörün çarpımına eşit; birincisi verimlilik (kişi başına ne kadar üretim yapıyorsunuz), ikincisi çalışabilir yaştaki nüfusun ne kadarının istihdam edildiği, üçüncüsüyse çalışabilir nüfusun toplam nüfus içindeki payı. Bunların üçü de ne kadar yüksekse milli gelir o kadar yüksek oluyor. Şimdi önümüzde bir fırsat penceresi var. Çalışabilir nüfusumuz, yani 15-64 yaş arası nüfusumuz 2025'e kadar artacak. Bu, beni kullan diyen bir fırsat penceresi, aynısını İrlanda 1980'lerin başında yakalmış ve çok büyük bir eğitim reformuyla deteklemiş bu süreci. İrlanda'nın başarısının arkasında temel faktörlerden bir tanesi bu. Demografik fırsat penceresini biz de kullabilirsek büyük bir potansiyel yakalarız. Kullanmazsak da çok büyük bir sosyal tehlikeye yol açarız. İşte, ,iş ve yatırım ortamını düzeltmesi beklenen ikincil nesil reformların önemi burada ortaya çıkıyor.
Sizce dünyanın ajandası ile Türkiye'nin ajandası temel konularda birbirini tutuyor mu?
19. yüzyılda sanayi devrimiyle başlayan küreselleşme sürecini kaçırmıştık. Şimdi bilişim ve lojistik sektörlerindeki hızlı gelişmeye paralel olarak ikinci küreselleşme dönemi başlıyor. Dünyada gelecek paralel olarak ikinci küreselleşme dönemi başlıyor. Dünyada gelecek vizyonu olan ülkeler, artan ve artmaya devam eden fosil yakıt fiyatlarına alternatifler arıyor, kuraklığa karşı tarım teknolojilerini yeniliyor, eğitim sisteminin içine yenilikçi girişimleri ekliyor, ilaç ve gen teknolojilerine, yenilebilir enerji kaynaklarına, yeni bilişim teknolojilerine odaklanıyorlar. Bizim nelere odaklandığımız ise ne yazık ki malum.
Bir dönem AB gündemimizden hiç düşmedi. Bugün ne hükümet ne de vatandaş bu konuyu konuşuyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? AB rafa mı kalktı?
Gerçekten de katılma müzakerelerine başlamış ve AB üyeliğine hazırlanan bir ülkede böyle bir gündem kayması olmaması beklenirdi. Ama son iki yıldır bu konu gündemdeki yerini devamlı kaybetmiştir. Bunun faturası sadece ülkemize de ait değil. AB'nin Türkiye'nin üyeliği konusunda hala somut ve açık bir siyasi irade beyan edememesinin etkisi çok daha büyük. Üye olmak istediğiniz birlik sizinle aynı hedefi tam anlamıyla benimseyememişse, bu sonuç kaçınılmaz oluyor. Bundan 50 yıl önce Konrad Adenauer, Jean Monnet ve Robert Schuman gibi devlet adamlarının sahip olduğu AB vizyonui maalesef bugün Avrupa başkentlerindeki siyasilerde mevcut değildir. Fakat bizim bu ufuksuz siyasilere kızıp AB hedefimizden şaşma lüksümüz yoktur. Tersine bu siyasilere, Türkiye'nin AB'nin yakın çevresinde son derece etkin güç olduğunu tekrar tekrar kanıtlamalıyız. Ne yazık kı ülkemiz gündeminde siyaset ne zaman öne çıkmışsa, ekonomi, reformlar ve dolayısıyla AB süreci de geri plana itilmiştir. Bugün de bunu yaşıyoruz. Umuyorum ki iktidarı ve muhalefetiyle tüm Türkiye, AB üyeliğinin önemini anlayacak ve üyelik hedefine ulaşmada yaşanacak gecikmelerin büyük maliyeti olacağını görecektir.
"Neredeyse yarım asırlık bir gecikmeyle, tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşüyoruz, şehirleşiyoruz, moden ekonomiye ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bu sürecin sıkıntılı olması doğal. Ama yüksek büyüme sürmedikçe, toplumumuz bu sancılı süreci kaldıramaz."
Eurochambers'da bir Türk
Bir süre önce Eurochambers Başkanlık Divanı'na seçildiniz. Bu görevin önemi ve yüklediği sorumluluklar neler?
Toplam 46 ülke, 2 bin ticaret ve sanayi odası, 19 milyon işletmenin temsil edildiği Eurochambers, Avrupa'nın en büyük iş dünyası kuruluşu ve Avrupa ticaret ve sanayi odaları sisteminin çatı örgütü.
Eurochamber'ın en üst düzeydeki karar mercii konumdaki Başkanlık Divanı, Türkiye'nin katılmıyla birlikte 11 ülkeden oluşuyor ve Avrupa iş dünyasının temel önceliklerinin belirlendiği, ana politikalarının oluşturulduğu organ konumundadır.
Benim görevimse, Türk iş dünyasının temsilcisi olmanın yanı sıra Eurochambers'in AB üyesi olmayan 19 ülkesinin (Türkiye,Rusya, Hırvatistan, Ukrayna, Azerbaycan, İsviçre, Bosna Hersek gibi) iş camialarını temsil etmektir.
2004 yılından beri Eurochambres'in Yönetim Kurulu üyesiydim. Bundan sonra artık 19 ülkenin tamamı adına görev yapacağım. Bu Türk iş dünyası için büyük bir onurdur. Türk iş dünyasının dışa açılmada ulaştığı çok önemli bir aşamadır.
"TOBB'u siyasete alet etmem"
STK'ların başında yöneticilik bir anlamda siyasete hazırlık olarak algılanır. Seçimlerde siyasete girmeyeceğini ilk açıklayanlardan biri oldunuz. Henüz zamanı mı değil, yoksa sizin aktif siyasete ilginiz mi yok?
2005 yılındaki TOBB Genel Kurulu'nda 2009'a kadar hizmet etmek üzere yetki aldım. 2009'da son bir dönem daha seçilme hakkım var. TOBB başkanı seçildiğim tarihten itibaren şunu hep vurguladım: Başkanken siyaset yapmak bu makama zara verir. Bu makamdayken siyasete girmem, TOBB'u siyasete alet etmem, zira bundan en büyük zararı bu makamı bize emanet eden Türk sanayicisi, müteşebbisi görür. Bugün her siyasi parti ile eşit mesafedeyiz. Bu makamdan ayrılana kadar da siyaset yapmayı asla düşünmüyorum. 2009 gelince işime mi dönerim, bir daha mı aday olurum, yoksa siyasete mi girerim şimdiden bir şey söyleyemem.












