Avrupa Birliği için Avrupa Konseyi’ni olağandışı toplamak oldukça alışılmadık bir durumdur. Bunun son örneği olarak 2003’ün başlarında Irak ile ilgili yapılan toplantı, AB içi bölünmeleri açıkça ortaya sermesi ve acı bir tatla sonlanması itibariyle talihsiz bir emsal teşkil etmişti.
Bu bakımdan 27 üye ülke arasında potansiyel olarak bölünmeye yok açabilecek yegane politik konu olan Gürcistan ile çatışmanın akabinde, Rusya ile ilişkilerin görüşüldüğü 1 Eylül’de Fransa’nın AB Başkanlığı’nda toplanan kriz zirvesinin tam mutabakat ve durum tesbiti ile bitmiş olması sevindirici olmakla birlikte şaşırtıcıdır. Açıklamaların çeşitliliği ve akabinde birçok Avrupa başkentinden gelen tepkilere bakıldığında bu sonuç kesinlikle öngörülemezdi.
Herhangi bir Avrupa Konseyi kararının prensipte siyasi açıklamalar ile bunları eyleme dönüştürecek kıyaslama noktaları ve mühlet içeren uygulama aşamalarını birleştirmesi de oldukça nadir görülür. Ve fakat bu toplantıda olan tam da buydu: üye ülkeler, özellikle de Rusya’yı sınırlamak (hatta cezalandırmak) isteyenlerle bu ülkeyle istişare etmek (tercihen işbirliği yapmak) isteyenler arasındaki kaçınılmaz uzlaşma ne minimum düzeyde ortak payda yaklaşımına, ne de Avrupa dış politikasının uzun zamandan beri espri konusu olmasına sebep, Brüksel’de Konseyin bulunduğu yapının adına (Justus Lipsius) atfen “just lips”(sözde kalan) politikası uyarınca bir deklarasyon metnine dahi tercüme edilmedi.
Aslında Başkanlık kararları birtakım sabit ilke ve somut adımlar içermektedir. Kararlar, çatışma, bunun sonucu olan şiddet ve “Rusya’nın orantısız tepkisi” ile ilgili derin “endişeyi” belirtmekte ve Moskova’nın “kabul edilemez”Abhazya ve Güney Osetya’yı tanıma kararını kınamaktadır. Bu kararlar aynı zamanda “Tüm Avrupa devletleri [...] kendi dış politikalarına ve kiminle ittikaf yapacaklarına özgürce karar verebilir” hakkına ve (Rusya dahil) her birinin meşru “güvenlik çıkarları”na saygı gösterilmesine vurgu yapmaktadır.
Kararlar, Moskova’yı Ağustos’un ortalarında üzerinde uzlaşılan Altı-nokta Ateşkes Antlaşması’nda yer alan taahhütlerine uymaya ve üzerinde daha önceden uzlaşıya varılmış, Güney Osetya’ya bitişik tampon bölgede, bünyesinde AB personelinin görev alması beklenen “uluslararası denetim mekanizması”nı kurmaya davet etmektedir . (Aynısı Güney Osetya’da uzun zamandır görev yapan AGİT heyetine de uygulanmalıdır). Ayrıca, Güney Kafkaslar temsilciliğine ek Kriz için Özel AB Temsilcisi atanmalıdır, denilmektedir.
Kararlar aynı zamanda Avrupa Birliği’ni Gürcistan’a (ve buradan kopan iki bölgeye) milyonlarca avroluk acil insani yardım sağlamak, ülkenin yeniden yapılandırılması amacıyla uluslararası bir bağış konferansı düzenlemek, Gürcistan vatandaşlarının tümü için vizesiz seyahati kolaylaştırmak ve bu zaman zarfında Tiflis ile çok yönlü ve kapsamlı bir serbest ticaret bölgesi oluşturmak üzere taahhüt altına sokmaktadır. Kararlar uyarınca Komisyon, Mart 2009’da yasalaşmak üzere, bugünkü Avrupa Komşuluk Politikası (AKP) çerçevesinde bir “Doğu Ortaklığı” oluşturulması yönünde Aralık 2008’de önerge vermeye davet edilmektedir.
Aynı kararlar, Moskova’ya “kendisini Avrupa’dan izole etmemesi”, bunun yerine AB ile ortaklık ve işbirliği yapma çağrısında bulunduktan sonra, son olarak 14 Kasım’da Nice’te yapılması planlanan ikili toplantı öncesinde tamamlanmak üzere Rusya ile ilişkilerin kapsamlı bir değerlendirilmesi sürecini başlatmaktadır.
Bu zaman zarfında Rus yönetimiyle ateşkesin uygulanmasını istişare etmeye devam etmek için Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso ve Yüksek temsilci Javier Solana refakatinde Başkan Sarkozy 8 Eylül’de Moskova’ya gitmiştir. Buna karşın, üzerinde uzlaşılan askerlerin geri çekilme işlemi sonlanmadığı sürece, ilki Temmuz ayında gerçekleştirilen yeni Ortaklık ve İşbirliği Antlaşması (OİA) için öngörülen ikili görüşmeler “ertelenmiştir”.
Zor denge
Birkaç hafta önce NATO’nun Rusya’ya verdiği ilk tepkiyi analiz eden başyazısında The Economist şöyle demektedir: “Onaylamama, baskı yapma ve süregiden istişare arasındaki dengeyi bulmak zor olacaktır”. Hakikaten de öyle. Yine de, AB bir kere olsun sınavı atlattı-en azından şimdilik.
AB’nin Fransa Başkanlığı bu durumu mümkün kıldığı için kutlanmalı. Paris, Fransa’yı Moskova ve Tiflis arasında sözü dinlenir bir arabulucu yapan kendi uluslararası statüsü ve deneyimine ve buna ek olarak sırasıyla insani ve Realpolitik alanlarında Bernard Kouchner ve Nicolas Sarkozy’nin kişisel becerilerine akıllıca oynayarak çatışma başlar başlamaz adım atma noktasında çabuk davrandı.
Kuchner ve Sarkozy AB’yi bu düzlemde öncelikle “barış-yapıcı” olarak sunmayı becerdiler: Bu, Rus tanklarının doğrudan Tiflis’e yönelmelerini engellemiş (ki ateşkes olmasa büyük olasılıkla olacak olan buydu), ve uluslararası düzeydeki inanılmaz boşluğu doldurmuştur.Bu türlü arabuluculuk rolü, pek karmaşık ve itilaflı bir konu olması dolayısıyla büyük olasılıkla bizi hiçbir yere götürmeyeceği belli olan, çatışmayı başlattığı için hangi tarafın daha çok suçlanması gerektiği üzerine AB içinde gerçekleşmesi olası bir anlaşmazlığı da dondurmak gibi artı bir sonuç doğurmuştur.
Daimi AB kurumlarınının geçici bir süre için kenara itilmesi pahasına da olsa Fransa Başkanlığı atak ve güçlü davranırken diğerleri de toplantıya katkıda bulundu. Polonya hükümeti, Paris ile birlikte olanüstü toplantının ileriki bir tarihten ziyade en kısa zamanda gerçekleştirilmesi hususunda olduğu gibi Rusya’nın “orantısız tepkisi”ne dair birçok yeni üye ülkenin (özellikle de Baltık ülkererinin) korkularını ifade etmeyle bu ifadenin sorumlu ve gerçekçi diplomatik dil ve eylem sınırları içerisinde kalması arasında inandırıcı bir denge tutturmuştur. Alman Şansölyesi de bu dengeyi Moskova’ya karşı daha eleştirel bir ortak pozisyona doğru yönlendirmiş, böylece Büyük İttifak ortaklarının ve diğer bazı AB hükümetlerinin uzun süredir sahip oldukları şüphe ve çekincelerin aşılmasını sağlamıştır.
Son olarak Rusya ve Gürcistan’ın itibar ettiği diğer bir ülke olan Finlandiya’nın AGİT Başkanlığı vesilesiyle oynadığı etkin ve yapıcı rol Fransa ve AB’ye yardımcı olmuştur. Bir başka değişle, “Avrupa,” kendi içinde Rusya’ya karşı farklı posizyonlara rağmen - ve büyük olasılıkla bunlara bağlı olarak - şimdiye kadar genel olarak başarılı bir varlık göstermiştir: bir bakımdan olası bir zayıflık, şuan için bir güçlülüğe çevrilmiştir.
Böyle dedik ama kazanılan başarıyla yetinmek sözkonusu değil. Öncelikle şu aşamada AB tarafından konulan her bir şartın süratle (ya da toptan) yerine getirilmesi olası görünmemekte. Bu durumda Moskova’yla ilişkilerimizden hangi sonuçları çıkarmamız gerektiği konusu kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. “Yaptırımlar” bahsi doğru bir şekilde gözardı edilirken, yeni OİA bağlamında, ki bu antlaşma Rusya’dan çok bizim çıkarımızadır, ikili görüşmelerin basitce ertelenmesini aşan ‘olumsuz’ diplomasinin bazı halleri (bunlara Moskova’nın olası misilleme tedbirleri de dahil olmak üzere) AB tarafının inandırıcılığı açısından net zarara yol açabilecekleri için ciddi bir dikkatle incelenmeli.
İkici ve daha genel olarak Rusya ve Batı arasında baş gösteren bir “söz düellosu” AB ve üye ülke devletlerinin ilgilendiği başka bir takım dosyalar açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir: Kosova ve Moldova’dan İran’a, Orta Doğu’dan Afganistan’a. Bu noktayı ve enerji yolları, ticaret ilişkileri ve doğrudan yatırım akışları açısından ilişkileri belirleyen karşılıklı bağımlılığın derecesini de düşünmüş olacaklar ki, bazı Avrupa ülkeleri Moskova’ya yönelik “ilkesel gerçekçilik”te uzlaşmıştır.
AB için asıl risk, kendini (bedeli ister uluslararası itibar kaybı isterse ekonomik beklentilerinin karşılanmaması olsun) taviz verme niyetinde olmayan bir Rusya ile devam etmekte olan başkanlık yarışının belirleyici unsurunun “Soğuk Savaş II” olmaya başladığı bir ABD arasında sıkışmış ve kapana kısılmış olarak bulmaktır. Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in uluslararası sahneye ani geri dönüşü bu bakımdan epey anlamlıdır.
Gözden geçirilmesi gerekecek politikalar
Son olarak, AB yakın zamanda varolan birtakım politikalarına dair yeni taleplerle yüzyüze gelecektir. Bu durum enerji konusunda bariz bir şekilde ortadadır: Nabucco gaz boru hattı projesi şu an için tıkanmıştır; arzda çeşitlilik her zamankinden çok ihtiyaç duyulan bir unsurken, özellikle kısa vadede geçen haftalarda gerçekleşen olayların yatırımcılar açısından hiç de teşvik edici olmadığı göz önüne bulundurulduğunda durum daha da zorlaşmıştır. İş çevereleri bütün bunların gayet farkındayken üye ülkeler o kadar değil gibi görünmektedir: Başkanlık kararlarının en zayıf ve muğlak olan kısmı (9. paragraf) bu meseleye ayrılmıştır.
Enerji için geçerli olan durum komşuluk ve genişleme içinde geçerlidir. Avrupa Komşuluk Politikası şuanki yapısı ve mantığı ile genişlemiş Birlik’in doğu çevresi üzerinde ortaya çıkan yeni zorluklarla başa çıkabilmeye elverişli midir? Mesela, Gürcistan çatışmadan sonra diğer komşularına göre AB’den az zamanda daha çok şey alacak: ama o kadar, çünkü esas çerçeve aynı kalacak.
Komisyon’un tüm emeklerine rağmen Avrupa Komşuluk Politikası’nın üç yapısal zayıflığı bulunuyor: Kendisi tam anlamıyla ne genişleme, ne de dış politikadır, bu sebeple bu ikisinden gelebilecek hiçbir yardımcı ögeyi kullanamamaktadır. Ciddi şekilde kaynaksız olduğu gibi komşuları için bir yer bırakmadan AB’nin kendi çıkarını aşırı derecede yansıtmaktadır. Ayrıca 27 ülkenin farklı jeopolitik çıkarlarına bir katalizör teşkil etmekte ve kalıcı iç gerilimler hatta hatta bazen felç yaratmaktadır.
Nicolas Sarkozy’in tartışmalı “Akdeniz Birliği” planını işletmeye başlamasından sonra Polonya ve İsveç’in, önümüzdeki aylarda tartışılmak üzere şuanki AB gündeminde bulunan yeni bir “Doğu Ortaklığı”tasarısı ile karşılık vermeleri bir rastlantı değildir. Belki bu yüzden Birlik’in bazı komşularına dair bu politika tamamen gözden geçirilmeli, sonuçta çevremizdeki farklı ülke gruplarına göre daha iyi düzenlenmiş bir yaklaşım geliştirilmelidir.
Bu yaklaşım özellikle aynı zamanda hem AB üye adayı hem de Kafkaslar, Akdeniz ve dahi ötesinde önemli bir aktör olan Türkiye’yi içermelidir. Katılım müzakereleri (her iki tarafın zımni ortaklığı sonucu) bir salyangoz hızında devam ederken, birçok kriz (Ermenistan veya Azerbaycan’la, Suriye ve İsrail’le ya da Karadeniz/Hazar Denizi ve Orta Asya) bağlamında amaç ve eylem arasında bir yakınsama yaratmak her zamankinden de gereklidir.
Brüksel’de tam anlamıyla yankı bulmamış olsa da, bu alanda ilişkiler son zamanlarda ilerleme kaydetti - Cumhurbaşkanı Gül’ün Dünya Kupası Ermenistan-Türkiye eleme maçını izlemek için yakın zamanda yaptığı Erivan ziyareti bu iyileşmeye dahildir. Karşılıklı işbirliği ve güveni sağlamlaştırarak bu türlü bir yakınsama Ankara’nın AB üyeliğini etkileyen yapısal sorunları aşmada da yardımcı olabilir.
Nice Antlaşması kalıcı ve güçlü bir AB liderliğine ve olası genişlemelere izin vermediği için Başkan Sarkozy, geçen toplantının sonunda da yaptığı gibi, tüm bunların çözümünün Lizbon Antlaşması’nda yattığında da ısrar etmektedir. Hukuki deyimler bazında bu doğrudur, fakat bu durum yeni antlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce ya da bundan bağımsız olarak hiçbir şeyin yapılamayacağı anlamına gelmemelidir. Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı üzerine Barbara Tuchman’ın ünlü kitabına atfen, “Ağustos’un Silahları” Kafkaslar’da patlamaya başlamadan evvel Fransa bir emsal oluşturdu. Daha fazlası yapılabilir ve yapılmalıdır da, özellikle şimdilerde AB uluslararası sahnede değerini artırmaktayken.







