Logo EurActiv.com.tr

Yıkılışının 20. yılında domino taşlarından Berlin Duvarı

Bookmark and Share
Domino taşlarından Berlin Duvarı

10.11.2009
Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yılında domino taşlarından bir sembolik duvar hazırlandı. Berlin'de Doğu ile Batı'yı birbirinden ayıran duvar, bugün 20 yıl sonra bir kez daha yıkılacak. Duvarın yıkılışının 20. yılı anısına gazeteci-yazar Dilek Zaptçıoğlu Euractiv.com.tr'ye değerlendirmede bulundu.

Potsdamer Meydanı ile meclis binası arasına yerleştirilen ve Alman öğrenciler tarafından boyanan 2,5 metreye 1,5 metre büyüklüğündeki 1000 adet dev plastik köpük domino taşından oluşturulan 1,5 kilometre uzunluğundaki duvar 9 Kasım tarihinde yıkılacak.

Domino taşlarının yıkılışıyla “Hepimiz biriz” mesajı verilecek. Kutlamalar sırasında Polonya Dayanışma Sendikası'nın efsanevi lideri ve Polonya'nın eski Devlet Başkanı Lech Walesa, ilk  taşı devirecek.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden dile kolay 20 yıl geçti. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin, vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için 13 Ağustos 1961 tarihinde Doğu ile Batı Berlin arasında kurdukları duvar 28 yıl ayakta kaldı.

Duvar, 9 Kasım 1989'da Doğu Alman halkının kansız ayaklanması sonrasında yıkıldı. 3 Ekim 1990'da iki Almanya’nın birleşmesini hazırlayan bu olay bugün Berlin’de görkemli törenlerle anılıyor ve kutlanıyor.

Euractiv.com.tr Berlin duvarının yıkılışı için okurlarına özel bir anı yazısı sunuyor.

Duvarın yıkıldığı günlerde Berlin'de bulunan Türk gazeteci ve yazar Dilek Zaptçıoğlu, aşağıdaki "Berlin duvarı-Anılar" yazısını Euractiv.com.tr için kaleme aldı:

 

O Akşam Sen Neredeydin?

Dilek Zaptçıoğlu

   “O akşam sen nerdeydin?” Berlin Duvarı’nın açılışının öncesi ve sonrası o kadar heyecan verici zamanları beraberinde getirmişti ki, onlardan “geçmiş zaman” kipinde konuşmak için üzerlerinden en az bir beş yılın geçmesi gerekecekti. Ancak o zaman Almanlar birbirilerine, “Sen 9 Kasım 1989’da nerdeydin?” veya “Duyunca ne yaptın?” diye soracaklardı. Berlin Duvarı’nın grafiti izleri taşıdıkları için rengarenk parçalarının Brandenburg Kapısı civarında kurulan ünlü “Rus Pazarı”nda satışa sunulması için de birkaç yıl beklememiz gerekiyordu. Bu “orijinal” parçaların birleştirildiklerinde en az Çin Seddi kadar bir uzunluğu rahatlıkla katedeceğini söyleyen sivri dilliler haksız sayılmazdı. Evet, biz de “oradaydık” ve Duvar’ın yıkılışını ve iki Almanya’nın birleşmesini Türkiye’deki okurlarımız için izliyorduk.

   Herkes haklıydı. Nasreddin Hoca kültüründen gelen bizlerin gözünde, gözyaşları içinde Batı’ya akan ve ilk iş olarak taze meyve sebze için, çoğu Türklerce işletilen manavlara koşan Doğulular haklıydı. Onları Almanya’nın taşrasından büyük kentine yeni gelmiş, bir Anadolu çocuğu saflığında olmasa ve Berlin’de kıyısından gökyüzüne haykırılacak bir Boğaz bulunmasa bile, Spree nehrinin puslu çimenlerinde kollarını iki yana açıp “Seni yenmeye geldim ey Batı!” diye bağıran “ezilmişler” olarak hatırlıyorum. Batılı dostlar, özellikle entelektüeller aynı fikirde değillerdi. Trabant marka otomobilleriyle Batı’ya akan bu acayip şiveli “reel sosyalist”leri Almanya’da yeniden kabaracak bir milliyetçiliğin, bir Alman Sonderweg arayışının, en azından sağa kayışın, kısacası “problem”in habercisi olarak algıladılar. Uzun yıllardır Berlin’de oturan Türklerin çoğu Duvar’ın açılışıyla “cereyanda kalacağını” söylüyordu o günlerde, şaşmaz bir sezgiyle. Ben “Ama birbirine bu kadar benzeyen insanların bir Duvar’la birbirinden ayrılıp iki farklı devlette yaşıyor olması o kadar anormal ki...” dedikçe arkadaşlarım kafalarını sallayarak karşılıyorlardı sözlerimi: “Bu kadar bayrak iyi değil”, “Almanların ortası yoktur”. Ünlü mizah dergisi Titanic ise Duvar’ın açılışını izleyen sayılarından birinde, Trabant’ının penceresinden sarkan bir kadının  karikatürünü yayınlıyordu: Çabucak oluşan bu Doğu Alman kadın klişesinin adı Gaby’ydi; saçları oksijenle açılmıştı, kötü permalı, kıvır kıvır bir matlıktaydı, dudakları çirkin bir pembeydi; elinde kocaman bir salatalık tutuyordu: Muz niyetine. Doğu Almanlar egzotik meyve muza hücum ederken Gaby, elindeki büyük salatalığın muz olmadığını bile bilmeyecek kadar cahildi, çünkü hayatında bu kadar büyük bir salatalık görmemişti. Bu “çiğ mizah” karşısında kiminl dayanışma içinde hissedileceği çok açık değil miydi?

   Duvar’ın açılışı Türklerin yoğun yaşadığı Kreuzberg’de büyük heyecanla izlendi çünkü şehrin Duvar’a en yakın, bu nedenle en bakımsız ve ucuz konutlarında “bizimkiler” yaşıyordu. Şair Aras Ören’in dizelerine konu olan Naunyn Sokağı, ünlü Adalbert ve Oranien Caddeleri, Şerif Gören’in Kemal Sunal’a ikinci kuışak Almancı bir “çakma polis”i oynattığı Sebastian Sokağı hemen Duvar’ın ve ardındaki “ölüm kuşağı”nın yanıbaşındaydılar. Casus değiş tokuşlarının yapıldığı köprülere bakan, sigara dumanına ve neskafe kokularına  bulanmış Türk büfelerinde hep aynı konu konuşuluyordu artık: “Ne olacak şimdi?”

   Duvar’ın açılışını onu bitmek bilmeyen bir “happening” şeklinde yıkıp parçalayan gençlerin uzun keyfi izledi. Duvar’ın açılışı bir özgürleşme ayinine, ona uzaktan bakanların bile ister istemez paylaştığı bir katharsis momentine evrildi. Uzun bir katharsis olmayacağından, heyecan birkaç hafta içinde yerini bütün ülkede “Şimdi ne olacak peki?” tartışmasına bırakacak gibiydi – ki Şansölye Helmut Kohl, olaya ağırlığını koydu. Cüssesine orantısız bir akla sahip olduğu savı yıllardır karikatüristlere, fıkra yazarlarına malzeme olmuş şansölye tarihe geçmeye kararlıydı: İki Almanya tez birleşecek ve Duvar tarihe karışacaktı. Cumhuriyet’teki Dış Haberler servisi müdürümüz sevgili Ergun Balcı ile uzun telefon konuşmalarında hep aynı konuyu tartışırdık: Peki Moskova ne diyecekti? İzin verir miydi? Amerika ne yapacaktı? Fransızlar bu işi kesinlikle engellemez miydi? “O kadar kolay olmaz” cümlesi o günlerden en çok aklımda kalan ifadeydi. Oysa bu, Kohl’e ve onun Hıristiyan Demokrat partiden, liberallerden yol arkadaşlarına, özellikle bu sürecin asıl mimarı Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e göre önüne geçilmez bir süreçti: “Birbirine ait olan parçalar, kaynaşacaklardır” diyen sosyal demokratların onursal başkanı, duayeni Willy Brandt’ın da bu milli seferberliğe katılmasıyla muhalifler kendilerini birden Zeitgeist’ın tümüyle dışına itilmiş buldular. Günter Grass’dı muhalefetin başını çeken en önemli, saygın isim. Yazdığı bir kitapçıkta, iki Almanya’nın birleşmesinin niçin yoksul kesimlerin, toplumun zaten dışlanmışlarının lehine olmayacağını, özellikle Batı Alman sermayesine yarayacağını anlatıyordu. “Yük eşit paylaşılmalı” diyordu Grass; birlşmenin Doğuluların birikimlerinin Batı’nın eline akmasıyla sonuçlanacağını söylüyordu. Muhalifler Almanya’yı birden saran milliyetçi dalgadan, ruhtan o kadar rahatsız oldular ki, bir an için Doğu Almanların da endişelenerek gidişe “Dur” diyebileceği tarışıldı. Doğu Almanya’nın, Duvar’ın açılışını izleyen aylarda özellikle Leipzig’de her hafta mumlarla yürüyen yüzbinlerce kişinin katıldığı ünlü “Pazartesi Gösterileri” bu belirsizliğe kısa sürede son verdi. Leipzig’e gittiğimizde, gösterileri başlatan papazın merkezdeki kilisesinin merdivenlerinde Batı’dan gelmiş ve herkese Alman bayrağı, rozeti ve propaganda malzemesi dağıtan siyah deri pantolonlu Neofaşistleri görünce Nasreddin Hocavarî iyimserliğimiz yerini ilk kez gerçek bir tedirginliğe bıraktı. Kütle haline gelip Elias Canetti’nin kulaklarını çınlatan amorf kalabalık, seyrek aydınlatılmış şehrin karanlığında elinde mumlarla, meşalelerle yürüyor, “Wir sind ein Volk!” – “Biz bir halkız” diye bağırdıkça tüylerimizi diken diken ediyordu. “Volk” tekinsiz bir sözcüktü. Kan bağına yaslanan bu aidiyet hakikaten de kısa zamanda göçmenlerin dışlanmasını hızlandıracak, 1993’te, 94’te Mölln, Rostock, Solingen gibi şehirlerin ırkçı saldırılarla sarsılmasına yol açacaktı. Duvar’ın yıkılışı, “Volk” tanımına giren ama hiç Almanca bilmeyen Alman asıllı Kazaklara, Ruslara ülkeye gelip her haktan yararlanma olanağı sağlarken, üç-dört kuşaktır Almanya’da yaşayan ve Doğu Almanlardan da daha “yerli” olan “yabancı”ların kütlenin dışına itilmesine yol açacaktı.

   Kuşkudan azat kesimler, yalnız Almanya’nın “doğallıkla birleşmesini” savunanlar arasından çıkmıyordu. Batı’da yaşayan hemen hemen tüm Türk aydınlar Duvar’ın yıkılışını endişeli izlediler. Gorbaçov’a perestroykayı derhal durdurması için acı mektuplar yazan TKP’li dostlar kadar olmasa bile çoğu, “Duvar’ın başımıza yıkılması”ndan korktu. Almanya’da bu kadar çok bayrak iyiye alamet olamazdı. Normalleşmek Almanların lügatında yazamazdı buna göre: Aşırılıkların sahibi “Alman ruhu” mutlaka öteki tarafa kayacak, bu iş “bizim başımızda patlayacak”tı. Ben öyle düşünmüyor ve suni bir set olan bu çirkin Duvar’ın yıkılışının  eninde sonunda “normal” olduğunu düşünüyordum. Alternatifi onun “ilelebet muhafazası” olamazdı ki; aynı dili konuşan, aynı kültürden beslenen, birçoğu ortak ailelerden gelmiş bu insanların kaynaşması, ağlayarak birbirine sarılması çok insanca değil miydi? İyimserliğim kısa vadede haksız çıkacaktı.

   Duvar’ın açılışını izleyen hızlı birleşme süreci – iki Alman devleti 3 Ekim 1990’da resmen birleştiler – birçoğumuzu şaşırttı. Doğu Almanya’da onlarca yıldır çeşitli baskılara direnip demokratikleşme mücadelesi veren “muhalifler” bu süreci herkes gibi pasif izledi. Bağımsız bir hükümet kurulsa bile görevi artık sadece birleşmeyi hazırlamaktı. Ocak-Şubat 1990’da bütün bu tarihi süreci her gün yansıttığım Cumhuriyet gazetesi için çıktığım Doğu Almanya turunda, Baltık Denizi kıyısındaki Stralsund ve Rostock gibi eski Hansa kentlerinden Polonya’ya kadar uzanan izlenimler topladım. Doğu Almanya, Batı’dan geçildiğince karanlık, pis ve ruhsuzdu. Vitrininde iki tane ninelerimizden kalma eteğin teşhir edildiği tozlu dükkanları, savaştan top mermisi izleriyle hala delik deşik cephli binaları, somurtkan, karanlık ve kuşkulu bakışlı insanlarıyla Doğu, sanki bizi elli yıl öncesine götürüyordu. Sosyal Demokrat Parti’deki dostlarımız bize her şehirde evinde kalabileceğimiz muhalif demokratların adreslerini vermişlerdi. Bu gezide evinde ağırlandığım Doğu Almanları bize şaşırtıcı ölçüde yakın buldum; kendini Batı’nın içinde görmeyen bu insanlar onurlu ama özlemli gözerle baktıkları o Batı’nın kendilerini ezip geçmesinden de korkuyorlardı ve bir Batılı’nın artık olmadığı kadar misafirperverdiler. O uzun akşam sohbetlerinden en şaşırtıcı izlenimim ise şu oldu: Hiç kimse bana “Nereden geliyorsun?” diye sormadı. Oysa esmerliğimle Batı’da ilk karşılaştığım soru her zaman buydu. Doğu Almanlar hayatlarında çok az “yabancı” görmüştü ve ben o kadar mükemmel Almanca konuşuyordum ki, benim Alman olmadığımı asla akıllarına getirmediler. O kadar taşralıydılar ki gerçekten, Batı’daki Almanların işte böyle bir İstanbullu’ya, İzmirli’ye de benzeyebileceğini düşünüyorlardı. Yabancı biri ne de olsa Almanca konuşamazdı böyle. Doğu, Almanya’nın bozulmuş, iştahlı, masumiyetini yitirmiş taşrasıydı.

   Birleşme hızlı olsa bile, bu uzun bir hikayedir ve bugüne kadar uzanır.  Zihnime kazınan izlenimler arasında Doğu Berlin’in ünlü Alexander Meydanı’nda geceyarısı ellerindeki Doğu Alman Marklarını değerli Deutsche Markla takas etmek için izdiham yaratıp bankaların camlarını kıran ve birbirini ezen insanların görüntüleri ayrı bir yer tutuyor. Duvar’ın elverdiği aralıktan sızıp akrabalarını kucaklayan insanların duygulandırıcı manzarasından farklıdır o iştahlı izdiham, o egoist kalabalığın devindiği geceyarısı karanlığı. Tepesi dönen devasa televizyon kulesinin acayip neon ışıklarının altında Batı’dan aldıkları yeni eşofmanlarla bankanın camekanına yüklenip üstü başı kan içinde kalan o insanların, tüketim toplumu karşısındaki akılsız ve aceleci atağı sonradan kronik işsizlikle, fabrikaların sökülmesi, gayrımenkullerin Batılı iş adamlarınca yağmalanmasıyla, bütün Doğu sanayiinin ve taşınmazlarının parayı bastıranın elinde kalmasıyla sonuçlanacaktı. Oysa kazanımları vardı onların: Sosyal hakları genişti; işçi kadınları Çehov’u, Aytmatov’u bilir, tiyatrodan anlardı. En güzel göllerin kenarında bedava tatil yapardı çocukları. Teşkilatlanmaya, çalışmaya, çok çalışmaya alışkındılar. Daha duygusal, daha az törpülenmiş, daha az bozulmuşlardı. Ama, Batı gözlerini kamaştırmıştı bir kere. Kararlıydılar.

   Ve akılsızdılar. Bu yüzden “birleşme”nin aslında Doğu’nun Batı tarafından “devralınışı” olarak yaşandığını söylemek yanlış değildir. Grass’ın Duvar yıkılırken yaptığı uyarılar doğrulandı ve Doğu Almanlar özellikle şuna sonradan çok hayıflandılar:

   Duvar’ın yıkılışı bir “eylem”di ve onlara sonsuz kuvvet, moral vermişti. Onlarca yıldır durağanlaşıp “herkesin eşit ama birilerinin ötekilerden hep daha eşit” olduğu bu reel sosyalist düzeni bizzat yürüyerek, eyleyerek, şiddete başvurmadan pasif bir direnişle yıkmış olmanın getirdiği haz sadece o günlere özgüydü. Evet, tüketimden gözleri kamaşmıştı ve hala korkuyorlardı. Örneğin birleşmeye refakat eden günlerde çevrilen bir televizyon filminde Trabant’ıyla oflaya puflaya otobandan Münih’e ulaşan ve Bavyera’nın bir kasabasında, Duvar yapıldığından beri görmedikleri akrabalarını ziyarete giden Doğu Alman aile yemek yediği lokantada aynı masaya düştükleri yabancı bir adamın adının Engels olduğunu öğrenince apar topar mekanı terkediyorlardı. Engels’in soyundan birine yakalanmış olmanın yarattığı suçluluk duygusuyla kendilerini zor atıyorlardı tekrar Doğu’ya. Paranoya da bizi onlarla buluşturan duraklardandı. Daralmışlardı. Dünyaya açılmak istiyorlardı. Bedelini hesap etmediler. Bugünkü depresyonları yalnız emekli maaşlarının bile hala eşitlenmemesinden kaynaklanmıyor. Onlar, eylemciliğin, eylemden aldıkları moralin ve kuvvetin süreceğini sandılar. Oysa düzen onları da birer pasif seyirciye çevirmekte gecikmedi. Geriye, hala ikinci sınıf insan muamelesi görmek de kaldı üstelik.

   Duvar’ın açılışının, cari deyimle “yıkılışının” 20. Yıldönümünde işte aklımda en çok bu imaj kalmış: Renkli bir filmden siyah beyaz bir dünyada geçtiğim duygusu yaratan Doğu Alman şehirlerinden masum çocuklar gibi tüketim toplumuna koşan ve koştuğu sürece, koşabildiği ve vurulmadığı, özgürce eyleyebildiği için hayatlarında hiç olmadığı kadar mutlu olan, herkes kadar iyi, herkes kadar kötü, ve sarhoşluğun ardından herkes gibi ayacak olan, “keşke”li, “acaba”lı hayata geçip o eylemliliği bir daha asla yakalayamayacak olan aynı bizim gibi, bize benzeyen insanlar.

 

  

© EurActiv 2007-2012. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics