Logo EurActiv.com.tr

AB’nin uluslararası arenada yönetimdeki rolü

Bookmark and Share

Sayıları giderek artan uluslararası kurum ve anlaşmalarla belli başlı konulara dünya genelinde çözüm aranıyor. Bu zorlu konular arasında ekonomik, çevresel ve güvenlik konuları başta geliyor. Peki, yükselmekte olan yeni dünya düzeninde Avrupa Birliği’nin (AB) rolü nedir?

Dönüm noktaları:

  • 24 Ekim 1945: BM Sözleşmesi yürürlüğe girdi.
  • Ekim 1947: Gümrük Bedelleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) imzalandı.
  • 3-14 Haziran 1992: Rio de Janeiro’da ilk dünya zirvesi toplandı.
  • 1 Ocak 1995: Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuruldu.
  • 11 Aralık 1997: Sera gazı emisyonlarını azaltmak için Kyoto Sözleşmesi kabul edildi.
  • 15-15 Aralık 1999: G20 maliye bakanları ve merkez bankaları başkanları ilk kez toplandı.
  • 14-15 Kasım 2008: G20 ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları küresel ekonomik ve malî krize ortak cevap bulabilmek için ilk kez bir araya geldiler.
  • 7-18 Aralık 2009: BM COP 15 iklim değişikliği konferansı Kopenhag’da düzenlendi.
  • 1 Aralık 2010: Avrupa Dış Eylem Servisi Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra hizmete açıldı.
  • 29 Kasım-10 Aralık 2010: BM COP 16 iklim değişikliği zirvesi Meksika’nın Cancun şehrinde toplandı.
  • 3-4 Kasım 2011: G20 zirvesi Fransa’nın Cannes kentinde toplandı.
  • 28 Kasım-9 Aralık 2011: BM COP 17 iklim değişikliği zirvesi Güney Afrika’nın Durban kentinde toplandı.
  • 4-6 Haziran 2012: BM “Rio+20” Sürdürülebilir Gelişim (3. Dünya Zirvesi) toplanacak.

Politika Özeti:

Ülkelerarası ve ülkelerarası dengelerde değişimin giderek birbirine bağımlı hâle geldiği, özellikle Çin’in ve diğer yükselen ekonomilerin yükseldiği bir dönemde Avrupa Birliği (AB) küresel yönetimde kendine bir rol arıyor.

“Küresel yönetim” nispeten yeni bir terim olmakla birlikte çok eski bir konuya atıfta bulunuyor:Egemen devletler arasında işbirliği ve zorlukların paylaşılması. Başlangıçta büyük oranda barış ve güvenliğe bağlı bu konular son yıllarda giderek daha fazla önem kazanıyor.

Şimdilerde gümrük indirimleriyle ilgili müzakereler, tarım ve mülkiyet hakları, ekonomik ve malî krizlerle mücadele, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik gibi çevresel sorunlar, terörle mücadele, nükleer yayılma, göç, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile salgın hastalıklar gibi sağlıkla ilgili riskler bu zorluklar arasında yer alıyor.

Uygulamada ise dayanışma, bu konularda Birleşmiş Milletler ve DTÖ gibi resmî kanallardan işbirliğinin artırılması hatta AB’nin bizzat kendisi üzerinden fikir alışverişinde bulunulması, iklim değişikliği ve biyo çeşitlilik konularında G8-G20 gibi hükümetlerarası konferanslar şekline gayri resmî toplantılar düzenlemesi üzerinden sürdürülüyor.

Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi ve AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün ortaklaşada hazırladığı raporda küresel yönetim geniş anşamda “uluslar arası düzeyde sorunların çözümü ve ortak eyleme katkıda bulunan bütün kurumlar, rejimler, süreçler, ortaklıklar ve ağlar” şeklinde tanımlanıyor.

Son yıllarda giderek çeşitlenen ulusal çıkarlar ve anlaşmaların elverişli şekilde uygulanması sırasında karşılaşılan zorluklar ve bazı alanlarda müzakerecilerin birbirlerine karşı hissettikleri güven eksikliği gibi sorunlar ön plana çıktı. Bazı liderler etkin bir çok uluslu işbirliğinin uygulama konulması noktasında bir isteksizliği bulunduğu uyarısında bulunuyorlar.

Bir büyük sorun ise “serbest uçuş” adı verilen bir fenomen ki bazı ülkelerin bazı belli konularda eylemin bütün yükünü çekerken bu girişimden sağlanacak çıkarın diğerleri arasında paylaşımı anlamına geliyor.

Bu konuda iklim değişikliği ile mücadele iyi bir örnek teşkil ediyor. CO2 emisyonlarının indirilmesinin ekonomik maliyeti ulusal ancak potansiyel çıkarlar küresel düzeyde paylaşılıyor.

Uluslar arası işbirliği kuruluşları ve forumları hâlen yükselişte. Bu şartlarda - ki çoğu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluştu – reformlar yapılması ve 21. Yüzyılın gerçeklerinin bu reformlara yansıtılması ana konulardan biri, özellikle Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen ekonomilerde…

Bu gelişmeler kapsamında G8’in G20’ye genişletilmesi ile DTÖ ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlarda değişiklikler ile BM ve BM Güvenlik Konseyi’nde reform çağırıları yer alıyor.

Bütün herşey Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bu yana meydana geldi. AB uluslararası ilişkilerde güçlü ve birleştirici bir kuvvet olma iddiasıyla ortaya çıkarak bu anlamda özellikle AB Dış Eylem Servisi’ni hizmete açtı.

Önemli konular arasında Avrupa hükümetlerinin tutumlarında eşgüdüm oluşturulabilmesi ve AB’nin çeşitli kuruluş ve forumlarda resmî temsil gücünün güncelleştirilmesi yer alıyor.

Ancak AB’Nin gelecek asırda etkin olacak iktidarların karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelip gelemeyeceği ve ABD, Çin, diğer yükselen ülkeler arasında yer alıp alamayacağı bilinmiyor.

Konu başlıkları:

Avrupa Dış Eylem Servisi

AB’nin dış politikadaki iddiaları Lizbon Anlaşması’nın Aralık 2009’da yürürlüğe girmesiyle birlikte daha da güçlendi. Yapılan yenilikler arasında hâlen İngiliz Barones Catherine Ashton’ın başında bulunduğu AB Dış İşleri Yüksek Temsilciliği’nin kurulması, Avrupa Komisyonu dış politikasının AB büyükelçiliklerinde tam anlamıyla temsil edilmesi ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (EEAS) açılması oldu.

Ancak o günden bu yana elde edilen sonuçlar biraz hayal kırıklığı oldu. Tekraren görünen o ki AB tek bir ses olabilme mücadelesi veriyor. Birliğin son Libya krizinde takındığı tavır Fransa, İngiltere ve Almanya öncülüğünde takınılan tavır pek de etkili olamadı.

AB ayrıca BM Genel Kurulu’nda tam temsiliyeti de garantileyemedi ve yükselen ekonomilere yer vermek amacıyla Avrupa ülkelerinin IMF ie Dünya Bankası’ndaki temsil gücü azaltıldı.

Bu durum bir dereceye kadar Avrupa’nın dünyada gerek demografi gerekse ekonomik nüfuz açısından giderek azalan etkisinin kaçınılmaz sonucu. Ama aynı zamanda bu durum AB’nin dış dünyadaki etkisinin birliğin dış politika ve diplomatik görev gücüyle de doğru orantılı.

EEAS ve AB ülkelerinin diplomatik servislerinin yıllık toplam maliyeti €8,005 milyon iken ABD bu iş için yılda €8,359 milyon harcıyor. İlâveten, üye ülkelerin diplomatik misyonlarında 55,400 ulusal düzeyde, 38,400 yerel düzeyde personel çalışırken ABD’de 21,800 ulusal, 6,000 yerel personel görev alıyor.

Ayrıca AB her yıl gelişme yardımı için €65,7 milyarlık fon ayırırken bunun €12,1 milyarı Avrupa Komisyonu geri kalanı üye ülkelerin bağışları ile karşılanıyor. Söz konusu rakam ABD’nin €22,5 milyarlık toplam gelişme yardımının neredeyse üç katı.

AB üye ülkeleri dış politikalarını birbiriyle uyumlu hâle getirmekte zorluk çekerken Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nde görevli uzmanlar “ayrıntılar üzerinde süregelen anlaşmazlıkların üye devletlerin Lizbon Anlaşması’nın dış politika ayağının etkin uygulanmasında pek de hevesli olmadıklarını” ortaya koyduğunu ileri sürüyor.

Ashton’ın liderliği genelde pasif kalmak şeklinde eleştiriye maruz kalıyor. Avrupa Parlamentosu (AP) Yeşiller/Avrupa Hür İttifak Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn-Bendit bu konuda ciddi eleştirilerde buunurken “Bize yalnızca kendi gündemini sunup sonra da kendi tanıştığı insanlarla ilgili bilgi veremez. Bu yeterli değil” şeklinde konuşuyor. Alman devlet adamları ise AB’nin parçalı ve ürkek diplomasisine eleştiriyorlar.

Bu sorunlar WikiLeaks belgelerinde de ifşa edilirken AB Dışişleri Komiseri Chris Patten’in konuyla ilgili sıkıntıları 2004 yılında bir Amerikalı diplomat ile görüştüğü ortaya çıktı. Belgelere göre Patten AB’nin gerçek bir güç olamayacağını çünkü her zaman pasif olmasa bile daha ihtiyatlı davranılmasını talep edecek bir üye ülke bulunacağını, böyle bir yaklaşım benimseyerek AB’nin aktif olmasının önüne geçeceğini söyledi.

Son Libya krizinde Fransa ve İngiltere gibi AB ülkeleri lider rol oynasalar da AB genel anlamda etkili olamıyor. Fransa daha en başında Ashton’ı gölgede bıraktı hatta Ashton’a karşı tavır aldı. Diğer üye ülkeler de – özellikle Almanya ve İtalya – Libya’daki askerî müdahaleyi pek de olumlu karşılamıyor.

Bu gelişmeler AB’nin kendisini dışarıda (gerek uluslar arası kuruluşlar gerekse de forumlar dâhil olmak üzere) uygun temsili hakkında pek de iyi işaretler vermiyor. Ancak bazıları Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bu yana henüz iki yıl geçtiği ve EEAS’ın da bir yıl önce faaliyete başladığını ileri sürüyorlar.

EEAS Genel Sekreteri Pierre Vimont sabır çağırısında bulunarak Avrupa’da bütünleşme sürecinin ağır ama emin adımlarla ilerlediğini kaydetti.

Avrupa’nın rolünün yeniden belirlenmesi temsille başlar

Avrupa’nın dünyada temsili sorunu uluslararası forumlarda da korkulu rüyası hâline geldi. Bir yandan AB üyeleri tarihsel bir takım gerekçelerle gereğinden fazla temsil edilirken diğer yandan yükselen uluslar daha fazla temsil talebinde bulunuyor.

Örneğin, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick 25,26 yükselen ülke arasında Avrupa’dan sadece dokuz ülke olmasının biraz garip bir durum olduğunu kaydediyor.

Öte yandan, AB kendisi üye devletlerin çokluğu nedeniyle tam temsili sık sık uygulayamıyor ya da temsil gücünü seyreltmek zorunda kalıyor.

AB üye devletler BM Güvenlik Konseyi’nde aşırı temsil gücüne sahip. Fransa ve İngiltere 2. Dünya Savaşı’nın galipleri olarak beş tam üyelik sandalyesinden ikisine ve ABD, Çin, Rusa ile birlikte veto yetkisine sahipler.

AB ülkeleri ayrıca BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliklerinde de temsil ediliyor. Hem Doğu Avrupa hem de Batı Avrupa ve Diğerleri kategorilerinde temsil edilen birlik herhangi bir dönemde en az üç üyelik sandalyesine sahip oluyor.

Bu ise AB’nin küresel ekonominin dörtte birinden sorumlu olduğu ve dünya nüfusunun yüzde 7’sinden azını temsil ettiği gerçeği anlamına geliyor. AB ayrıca Güvenlik Konseyi’nin üçte birinde temsil gücüne sahip oluyor.

BM Güvenlik Konseyi’nde reform girişimlerinde herhangi bir sonuca ulaşılabilmiş değil. Hindistan, Brezilya, Japonya ve Almanya’dan sık sık potansiyel yeni daimî temsilciler arasında söz ediliyor.

Ancak AB’nin kendisi BM Genel Kurulu tam üyesi değil. AB’nin tam söz sahibi olmasıyla ilgili bir girişim Eylül 2010’da reddedildi. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmı teklifi veto etti.

AB ülkeleri ayrıca IMF ve Dünya Bankası’nda da aşırı temsil gücüne sahip. Hâlen IMF’te oy hakkının yüzde 32’sini elinde bulunduran birlik  örgütün 24 üyeli yönetim kurulunda sekiz üyeliği elinde bulunduruyor.

Geçtiğimiz ekim ayında G-20 ülkeleri oy hakkının yüzde 6’sının ve üyeliklerin ikisinin AB ülkelerinden geri alınarak yükselmekte olan ülkelere verilmesi konusunda anlaşmaya vardılar. Kararın 2012 itibarıyla yürürlüğe girmesi ve 2020’de tekrar gözden geçirilmesi bekleniyor.

Nisan 2010’da Dünya Bankası benzer şekilde oylama sisteminde değişiklik yaparak AB üyelerinin toplam oy ağırlıklarını yüzde 28,54’ten yüzde 26,32’ye indirdi.

Dünya Bankası’nda da AB artık daha az oranda temsil ediliyor. Avrupa Merkez Bankası IMF’te gözlemci statüsünde yer alıyor ve Dünya Bankası’nda AB temsil edilmiyor.

Parasal ilişkiler ve euro para biriminin kullanıldığı ülkelerde AB’nin yeterliliğine göz önüne alındığında Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy ve beraberindeki gözlemciler euro bölgesinin tamamının IMF’te temsil edilmesi çağırısında bulundu.

Ekonomi yönetimi: Ticaret serbestisi ve kriz yönetimi

Uluslar arası ticaret, doğrudan dış yatırım ve göreceli istikrarlı döviz kurlarının küresel ekonomideki önemi lider ekonomik güçler arasında bağımlılık ve dayanışma şeklinde kendini göstermeye başladı.

Bu konuda uluslararası işbirliği uzun süredir devam ediyor.

Kurumsal anlamda ise Dünya Bankası’nın, IMF’nin ve GATT’ın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş olması bu işbirliğinin örnekleri arasında yer alıyor.

Bütün bu kurumlar neredeyse sürekli ihtilâf halinde gümrükleri ve ticarî engelleri ortadan kaldırmak, serbest para akışını hızlandırmak, mülkiyet hakları uygulamasın genişletmek için çalışmalara devam ediyor.

Dünyanın belli başlı ekonomileri arasında zirve düzenleme alışkanlığı ise 1975’lere dayanıyor. 1973’te meydana gelen petrol krizi ve ekonomik durgunluk sonrasında G-6 zirvesi toplandı.

Başlangıçta yalnızca zengin ülkelerin katıldığı bu zirvelere sonraları dünyanın en büyük ekonomilerini, hızla yükselmekte olan Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya gibi ülkelerde katılmaya başladı.

Bu toplantılarda ekonomik sıkıntılara, bencil tüccar eğilimlere rağmen güven ve ekonomik eşgüdümün teşvikine çalışıldı.

Devleterin ekonomik açıdan birbirine bağımlılıkları 2007 malî krizi ve bunun sonucunda meydana gelen durgunlukla su yüzüne çıkmış oldu.

Bugün küresel ekonomik yönetim bu krizin etkilerini gidermek için çalışıyor. Hükümetlerin gidermeye çalıştıkları sıkıntılar:

  • Himayecilik: Devlet ve hükümet başkanlarının Kasım 2008’de katıldıkları ilk G-20 zirvesinde himayeci hamlelere karşı korunma üzerinde duruldu.
  • Para birimi savaşları: Hükümetler doğal olarak kendi ülkelerinde devaluasyona giderek ihracatı artırmaya meyilliler. Böylece ürünlerini daha rekabet edebilir hâle getiriyorlar. Hem ABD hem de AB özellikle Çin’in yuan para biriminin mevcut değeri konusunda endişeliler. 
  • Dünya rezerv birimleri: Dövizin büyük bir kısmı Amerikan Doları şeklinde tutuluyor ve bu durum ABD’nin bundan herhangi bir çıkar sağlayıp sağlamadığı ve dünya ekonomisinin Amerikan ekonomisindeki dalgalanmalardan etkilenip etkilenmediğine dair bir takım soruları akla getiriyor. AB, Çin ve diğer bazı ülekeler Amerikan Dolarına karşı alternatif para birimlerini teşvik etme yoluna gidiyor.
  • Teşvik eşgüdümü: Özellikle ABD olmak üzere birçok ülke düşük faizle kamu harcamalarını, devlet tahvillerinin alımını artırmayı seçiyor. Dolayısıyla talep teşvik ediliyor ve ekonomik durgunluğa rağmen büyüme desteklenmiş oluyor. Ancak bu durum ticaret ortakları arasında para birimlerinin suni devalüasyonu ve enflasyonist baskıların cesaretlendirilmesi nedeniyle ekonomik istikrarın bozulduğu şeklinde bir takım gerginliklere sebep oluyor.
  • Malî düzenlemeler:2007 malî krizi 2000’lerin sonlarındaki ekonomik durgunluğun sonucunda meydana geldi. Krizin nedenleri arasında kredi şartlarının esnek olması, devlet kontrollerinin tedriven kaldırılması, ev fiyatlarında ani değer artışları ya da şişmeler, bankalara aşırı iltimas gösterilmesi, oldukça karmaşık bir o kadar da belirsiz türevler yer alıyordu. Krizin ilk günlerinden bu yana AB ve uluslararası camia yeni bir krizle karşılaşılmaması için finans sektöründe düzenlemeler yapıyor. Denetim kurallarının yenilenmesi, finansman işlemlerinin vergilendirilmesi, türevlerde şeffaflığın artırılması ve kredi derecelendirme kuruluşları ile krizin giderilmesine çalışılıyor.
  • Emtea fiyatları: Ekonomik düzelmeyle birlikte gıda ve enerji fiyatlarında artış ile sürekli fiyat değişkenliği sürüyor. Bu durum hem büyümekte olan ekonomileri tehdit ediyor hem de tüketicinin satın alma gücünü azaltıyor. Arab dünyasındaki ayaklanmalar da önemli rol oynuyor. Bazı ülkeler, özellikle Fransa, sorunu ortadan kaldırmak için uluslararası işbirliği çağırısında bulunuyor.

Özellikle Yunanistan ve İrlanda’daki borç krizlerinden sonra ekonomi yönetimi ayrıca AB’nin iç gündeminin de merkezinde bulunuyor.

Euro para biriminin korunması için Avrupalı liderler içerideki ekonomik sıkıntıları gidermek üzere borçlu ülkelere €440 milyarlık kurtarma fonu ve oluşturulan “rekabet sözleşmesi” ile yardım için kolları sıvadılar.

Çevre yönetimi: Artan hırsa karşı sınırlı uygulama

Küresel çevre işbirliği henüz çok yeni bir kavram ve ekonomi ya da güvenlik alanlarda gerçekleştirilen işbirliğine göre daha az gelişmiş. Ancak son on yılda çevreyle ilgili konferanslar, kamu kuruluşları ve birimleri çığ gibi artarken anlaşmalar ve düzenlemeler adeta “yamalı bohça”ya döndü. İş çevreleri kendi çevre birimlerini oluşturdu. Çevreyle ilgili pek çok yeni araştırma ve akademik kurum faaliyete geçti.

“Çevre dostu” kuruluşların sayısı son yıllarda hızla artarken iklim değişikliği, biyo çeşitlilik, toprak kaybı, su kıtlığı, çölleşme ve genetiğiyle oynanmış organizmalar gibi çok çeşitli konular üzerinde çalışmalar devam ediyor.

Uluslararası çabalar Haziran 1992’de Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen “Yerküre Zirvesi”nden bu yana hız kazanmış bulunuyor.

Küresel düzeyde ise çevreyle ilgili konularda 1972’den bu yana BM Çevre Programı (UNEP) ve 1992’den bu yana BM Sürdürülebilir Gelişme Komisyonu (CSD) öncülük ediyor.

Mayıs 2012’de yeni bir “Rio+20” (Yerküre Zirvesi) toplanacak. Zirvede çevre dostu ekonominin teşviki için politika gereçleri masaya yatırılacak. Toplantılarda çevreye zarar veren çalışmalara vergi uygulanması ve bu gibi faaliyetlere ayrılan teşviklerin kaldırılması konusu da ele alınacak.

Son yıllarda konuyla ilgili imzalanan anlaşmaları ve çevre kuruluşlarını güçlendirmek için “Dünya Çevre Örgütü”nün kurulması fikri üzerinde de durulacak.

Belki de en fazla endişe sera gazı emisyonlarındaki ve iklim değişikliğindeki artıştan kaynaklanıyor. 1995’ten günümüze küresel zirveler BM İklim Değişikliği Çerçevesi’nde (UNFCCC) toplanırken amaç her zaman sera gazı emisyonlarının aşağı çekilmesi ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderilmesi konusunda toplu anlaşmaların imzalanması oldu.

Aralık 1997’te Japonya’da bu amaçla Kyoto Sözleşmesi imzalanarak sanayileşmiş ülkelerde sera gazı emisyonlarının azaltılması için bağlayıcı hedefler belirlendi. Karbon salımında ikinci sırada yer alan ABD anlaşmayı imzalamayı reddetti. Kyoto Sözleşmesi 2012’de sona eriyor ve BM anlaşmaları çerçevesinde benzer bir anlaşmanın yapılıp yapılmayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor. Japonya, Rusya ve Kanada gibi ülkeler Kyoto’nın sürdürülmesinden yana tavır alıyor.

Son zamanlarda ise yıllık UNFCCC zirveleri düzenlenmesi için müzakereler sürüyor. Aralık 2009’da Danimarka’nın Kopenhag konferansı tam bir hayal kırıklığı oldu. AB’nin bağlayıcı olmayan ve özellikle ABD ile Çin’in ikili müzakereleri şeklinde devam eden nihai bir anlaşma görüşmelerinin dışında tutulmak istendiği görüşü hâkim oldu.

Taraflar 2010’da UNFCCC konferansı Meksika’nın Cancun şehdirnde bir araya gelerek göreceli olarak daha esnek bir anlaşmayı imzaladı. BM süreci çerçevesinde Kopenhag Anlaşması burada resmiyet kazanarak Yeşil Fon oluşturuldu, bu şekilde gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi için yol açılmış oldu. Politikacılar ve paydaşlar Cancun’da taraflara arasında yeniden güven inşa edildiğini görünce daha iddialı bir anlaşma taslağı için bu yılın sonunda Güney Afrika’nın Durban kentinde tekrar maşa başına oturmayı kararlaştırdılar.

Bugüne kadar AB karbon emisyonlarının azaltılması için daha yüksek hedefler belirlenmesi konusunda diğer ülkeleri henüz ikna edemedi. Muhtemel pazarlık görüşmelerinde AB’nin 2020 indirim hedefinin yüzde 30’a çıkarılması ve AB sınırlarında karbona gümrük vergisi uygulanması öngörülüyor.

Kısmen başarılı diğer anlaşmalar arasında biyo çeşitlilik üzerine 190 ülkenin katılımıyla imzalanan Nagoya Sözleşmesi de yer alıyor. Bu anlaşma ile doğal rezerve alanlarının 2020’ye kadar yüzde 17’e çıkarılması öngörülüyor.

Kıtasal yönetimde Avrupa örnek teşkil ediyor

AB, kendi bölgesel bütünleşme modelini dünyaya ihraç etme konusunda oldukça iddialı. Ashton “bölgesel organizasyonların “küresel yönetimin yapı taşları olduğunu” kaydediyor.

Bölgesel entegrasyon çabaları dünyada genelinde sürüyor ancak Avrupa’daki kadar uluslarüstü karar verme düzeyine erişmiyor.

Doğu ve Güneydoğu Asya’da bölgesel entegrasyon denemeleri keskin kültür farkılıkları, siyasî sistemlerdeki farklılıklar savaş sonrası uzlaşmaların henüz tamamlanamamış olması gibi nedenlerle engelleniyor.

Organizasyonların bir kısmı sınırlı düzeyde ve özelikle ekonomi alanında entegrasyonu başarmış bulunuyorlar. Bu örgütler arasında Güneydoğu Asya Ulusları Birliği (ASEAN), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA), Güney Amerika’da Mercosur, Körfez İşbirliği Konseyi ve Güney Afrika Gelişme Grubu yer alıyor.

Ayrıca bölgeler düzeyinde de gruplaşmaların olduğu görülüyor ki bu gruplaşmalar da sınırlı bütünleşme şeklinde gerçekleşiyor (Afrika Birliği, Güney Amerika Ulusları Birliği (Unasur) ve Arap Ligi gibi).

AB bölgesel entegrasyon çabalarını büyük ölçüe gelişim yardımları şeklinde destekliyor.

2007-2013 dönemi için AB’nin Gelişim ve İşbirliği Genel Müdürlüğü EuropeAid bölgesel yardım için Asya’ya €775 milyonluk bir paket hazırladı. Benzer şekilde Afrika Birliği fonuna sağlanan destek çerçevesinde Afrika Barış Hizmeti’ne bölgesel diyalog, Darfur ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki barış operasyonları için €740 milyon ayrıldı.

Yaklaşık €175 milyonluk toplam yardım da Latin Amerika’daki bölgesel bütünleşme çabalarına ayrıldı (özellikle Orta Amerika, And Topluluğu ve Mercosur için).

Taraflar:

Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rmpuy Kasım 2009’da göreve geldiğinde yaptığı konuşamada 2009’un “küresel yönetimin ilk yılı” olacağını belirterek bunun sebebinin finans krizinin ortasında G-20’nin kurulması olduğuna dikkat çekti. Van Rompuy “Kopenhag’daki iklim konferansının gezegenimizin küresel yönetiminde bir başka adım olduğunu” kaydetti.

Ashton da BM’de geçtiğimiz şubat ayında yaptığı konuşmada bölgesel bütünleşmenin küresel yönetime doğru atılmış bir adım olduğuna dikkat çekerek “Merkezinde BM’nin bulunduğu etkili bir çoğulculuğu uzun süredir vaat etmekteyiz. Çift sorumluluk taşıyan bölgesel örgütler küresel yönetimin yapı taşlarıdır diyoruz. Bu sorumluluklardan ilki güvenlik, gelişim ve insan haklarını bölgelerde geliştirilmesi ve ikincisi bu hedeflerin bütün dünyada teşvik edilmesine destek verilmesidir” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy Ekim 2010’da yaptığı konuşmasında, uluslararası organizasyonlara dünyanın ekonomik ve siyasî aktörlerinin daha iyi temsili için reforma tabi tutulması çağırısında bulundu. Dünya Bankası ve IMF’te yapılan değişikliklerden sonra Sarkozy “bizi 21. Yüzyılın gerçeklerine BM’yi uyumlu hâle getirecek kaçınılmaz reformları yapmaktan alıkoyan nedir? Yüzyılı değiştiriyoruz. Yönetimde de değişiklik düşünebilir miyiz?” sorusunu sordu.

Sarkozy, Afrika, Hindistan, Güney Amerika, Almanya ve Japonya gibi bazı ülkelerin ve bölgelerin BM Güvenlik Konseyi’nde daha iyi temsil edilmesi gerektiğini savundu. “Güvenlik Konseyi’nde Afrika’dan tek bir üyenin bile bulunmaması normal mi? Bir milyar nüfuslu kıtada nüfus 30 yıl içinde iki milyar olacak ve bu insanların daimî temsilcisi yok. Bu bir skandal.”

DTÖ Başkanı Lamy kısa bir süre önce katıldığı bir panelde “G-20, genel algının tersine bir dünya iktidarı değildir. G-20 çok karmaşık ve çok parçalı bir sistemin gerekli ve önemli bir parçasıdır. Bununla birlikte G-20 enerji verir, tetikleyicidir” şeklinde konuştu.

AP Belçikalı üyesi ve ALDE grubu başkanı Guy Verhofstadt bölgesel örgütlerin uluslararası camiada daha iyi temsil edilmesi gerektiğini söyledi.

“Eğer küresel yönetimi uygun şekilde ayarlayacaksak bu bölgesel güç noktalarının BM Güvenlik Konseyi’nde, IMF’de, DTÖ’de ve Dünya Bankası’nda temsil edilmesi gerekir. Ancak bu yolla gezegenimizin karşılaşacağı siyasî, ekonomik, malî, ticarî ve çevre ile ilgili güçlüklerle kararlı şekilde mücadele edebilecek küresel bir sistem inşa edebiliriz.”

Yazar ve Ekonomik Eğilimler Vakfı Başkanı Jeremy Rifkin ise “ulus-devletlerin, şehirlerin, bölgelerin yok olmayacağını ama daha çok katmanlı bir yönetim ağı içinde yuvalancaklarını ve kıtasal bir model oluşturacaklarını” kaydetti.

Rifkin “Dolayısıyla AB yeni model yönetimin amiral gemisi olma potansiyeline sahip. Aynı zamanda kendi kıtasal alanını, ortaklık bölgelerini bütünleştirebilecek, karbon sonrası enerji ve iletişim ağlarını oluşturabilecek ve siyasî yönetimi diğer uluslar için benzer bir takım düzenlemelere örnek oluşturacaktır” dedi.

BM Ulusal İstihbarat Konseyi ve AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün ortaklaşa yayımladıkları raporda küresel yönetim “ortak sorunların uluslararası düzeyde toplu idaresi” şeklinde tanımlanırken küresel yönetimin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok başarılı işe imza atılmasına karşın “kritik bir kavşağa” geldiğine dikkat çekildi.

Avrupa Konseyi Dış İlişkiler Politika Sorumlusu Richard Gowan “Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin G-20’nin güvenlik konularında rol alıp almaması ve bu konuların BM ile nasıl entegre edileceği gibi konularda tartışamalar başlatmalı. Bu yapılmadığ takdirde dünya ABD ve yükselen ekonomiler arasında özel amaçlı bir işbirliği olduğunu düşünecek, AB sıradan bir oyuncu konumuna düşecek” dedi.

CEPS araştırma görevlisi Piotr Kaczyński ise G-20’nin karar verme kapasitesinin çok üstüne çıktığını ileri sürerek farklı koalisyonlara parçalanma riski taşığı uyarısında bulundu. Bu noktada Kaczyński tehlikesinin “sonraları alınacak kararların yalnızca Çin ve ABD arasında müzakere edilmesi” olduğunu söyledi.

© EurActiv 2007-2012. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics