Logo EurActiv.com.tr

TEPAV: Türkiye Gündeminden Uzaklaşan AB’nin Karmaşık Gündeminde Neler Var?

Bookmark and Share

Nilgün Arısan Eralp/TEPAV Direktörü Avrupa Birliği Enstitüsü

Türkiye’de Avrupa Birliği (AB) konusu,  taraflar arasındaki  ilişkilerin seyri ne olursa olsun genelde hep Birlik’in Türkiye ile  ilişkileri bağlamında tartışılıyor. Taraflar arasındaki ilişkilerin  iyi olduğu zamanlarda bile AB’nin kendi sorunları ve
geleceği gibi konular hemen hemen hiç tartışılmazken,  ilişkilerin hiç de parlak olmadığı bu günlerde, AB’nin kendi  sorunları bir yana, Türkiye ile ilişkileri bile eskisi kadar  gündemde değil. Oysa AB katılım sürecinin, AB  perspektifinin Türkiye’nin geleceği açısından taşıdığı  önemin bilincinde olan ve Türkiye’nin AB’nin geleceğinde  önemli bir rol oynayacağına inanan kişilerin AB’nin güncel
sorunları ve geleceği konusunda kafa yorması ve görüş  bildirmesi önemli.
Şöyle bir bakıldığında mali kriz ve Avro sistemine etkisi AB  gündeminde belirgin rol oynuyor. Peki, bunların yanı sıra  AB yetkililerinin kafasını hangi konular meşgul ediyor ve  Türkiye’nin AB tartışmalarında yeri var mı?

Geçen hafta İngiltere’de Ditchley Park’ta AB, AB’nin  geleceği ve bu bağlamda Türkiye ile ilişkileri konuları ele  alındı. Türkiye’den de temsilci davet edilen bu toplantının  katılımcıları arasında Rusya ve AB’den siyasetçiler,  diplomatlar, AB kurumlarının üst düzey yöneticileri, önemli  Avrupa gazetelerinin genel yayın yönetmenleri,  akademisyenler,     Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve
Kanada’nın diplomatları vardı.

AB’yi yıllardır izlemekte olan gözlemciler açısından  toplantıda ele alınan hususların çok da yeni konular  olmadığı söylenebilir. Ancak, AB’nin gelişim sürecinde  birçok konunun boyut değiştirmiş ve gündeme uyarlanmış
olarak ele alındığına da şüphe yok.

Avro Krizi
AB’nin acil gündeminde kapsadığı yer açısından en hararetle tartışılan konuların
başında Avro krizi ve krizin Avro sistemi ve AB üstündeki etkisi geliyor.   AB’nin tarihinin en  ciddi mali krizini geçirdiği ve Avro sisteminin önemli bir sarsıntı geçirdiği herkes tarafından  kabul görmekle birlikte, Türkiye’deki algının aksine hiç kimse bu kriz yüzünden AB’nin  sonunun geldiğini düşünmüyor.

Aksine,  AB’nin tüm tarihi boyunca belirli bir gelişme stratejisine sahip olmaktan ziyade,  karşılaştığı krizleri çözerek, daha ileri bütünleşme aşamalarına geçtiği ve bir tür  “doğaçlama” yoluyla ilerlediği konusunda  oluşan görüş birliği Avro krizinin AB için yeni  bir fırsat olabileceği konusuna da yansımış durumda. 
AB’nin Almanya ve Fransa  liderliğindeki kriz yönetiminde hiç de başarısız
sayılamayacağı sıkça vurgulanıyor.  Geçen  yıl ciddi bir mali krize giren Yunanistan için  Uluslararası Para Fonu işbirliği ile hemen bir kurtarma planı hazırlandığı, iflas eden diğer  üye ülke ekonomilerini – İrlanda ve en son olarak Portekiz- kurtarmak için daimi bir istikrar  fonu oluşturularak bu fona 440  milyar Avro’luk bir kaynak ayrıldığı, üye ülkelerin mali  politikalarında istikrar ve uyum sağlamak için oluşturulan Avrupa İstikrar ve Büyüme  Paktının, “Avro Paktı” olarak yenilenerek makroekonomik politikaların gözetimi için yeni  bir ekonomik yönetişim mekanizması kurulduğu AB’nin kriz yönetiminin başarılarının
somut göstergesi olarak ortaya konulmakta. 

Ancak bütün bunlara karşın, Ekonomik ve Parasal Birlik (EPB)’in temel çelişkisinin  hala  giderilemediği konusunda birçok kişi arasında görüş birliği var. Bu temel çelişki EPB  koşulları gereğince,  parasal politika ve döviz kuru politikası alanında egemenliğin  tamamen Avrupa Merkez Bankası’na devredildiği bir yapılanmada, ekonomik/mali  politikalarda gerekli koordinasyonun yasal ve kurumsal altyapısının sağlam olmayışı. Bu  eksikliği giderebilmek için AB, EPB içinde yer alan ülkelerin maliye politikası başta olmak  üzere diğer ekonomi politikalarında yaklaşım sağlanması için 1997 yılında bir “İstikrar ve
Büyüme Paktı”   üzerinde anlaşmıştı. Bu Pakt gereğince üye ülkeler orta vadede dengeli  bir kamu finansman politikası izleyerek aşırı bütçe açıklarının oluşmasını engellemeye  çalışacaklardı. Ancak zaman içinde bu  koşulun başta EPB’nin kurucu ülkeleri olan  Fransa ve Almanya olmak üzere çeşitli AB ülkeleri tarafından ihlal edilmesine rağmen bu ülkelere hiç bir yaptırım uygulanmayarak, EPB içinde mali politikaların parasal politikalar  kadar ağırlık taşımadığı uygulamada da ispatlanmış oldu. AB şimdi bu eksikliği  giderebilmek için yeni bir pakt, “Avro Paktı” oluşturdu.

AB’nin gündeminde, EPB içindeki ülkelere mali disiplin getirmek için  “İstikrar ve Büyüme  Paktı”nın yerini alan “Avro Paktı”nın da yasal bağlayıcılığı olmadığı için önemli bir  gelişme sayılamayacağı, sadece mali disiplin yönünde oluşan siyasi iradenin bir  göstergesi olduğu da geniş kabul gören bir eleştiri.

Yeni Bir Antlaşma Değişikliği Olacak mı?

1 Aralık 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması’nın daimi bir İstikrar Fonu oluşturulması  – mevcut Avrupa Mali İstikrar Fonu 2013 yılında sona erecek- için yetersiz kaldığı, krize  giren ülkelerin kurtarılması için gerekli yasal zemini sağlamadığı ve bu  nedenle bir  antlaşma değişikliğine ihtiyaç olduğu özellikle Almanya tarafından sıklıkla gündeme  getirilmekte. Görünürde üye ülkeler arasında bu konuda temel bir anlaşmazlık yok.

Ancak “reform yorgunu” ve 27 üyeli AB’nin yeni bir antlaşmanın gerektirdiği  uzun ve zahmetli onay sürecini tamamlayarak yeni bir antlaşma değişikliğini gerçekleştirmesi zor  gözüküyor. Bu arada, bazı üye ülkelerin verecekleri onayı bazı taleplerinin önkoşulu hale  getirmesi olasılığı bulunduğundan  – Lizbon Antlaşması’nın onay sürecinde İrlanda ve  Çek Cumhuriyeti gibi üye ülkeler bu yöntemi uygulamıştı – olası bir antlaşma değişikliği  pek mümkün gözükmüyor.

Lizbon Antlaşması’nın AB’nin Karar Alma Mekanizmasına Etkisi Nedir?

Lizbon Antlaşması’nın etkilerinin değerlendirilebilmesi için henüz erken olduğu,  Antlaşma  yürürlüğe gireli 1.5 yıl bile olmadığı ve bu sürede AB gündeminin daha çok Avro krizinin  etkisi altında kaldığı genel kabul görmekle birlikte,   Lizbon Antlaşması’nın iddia edildiği  gibi çok önemli bir antlaşma olmadığı, AB’ye 27 üyeli etkin bir karar alma mekanizması  sağlamadığı, AB karar alma mekanizmasına çok ciddi değişiklikler getirmediği  ve  kurumlar arasındaki güç dağılımında ciddi bir değişikliğe yol açmadığı tartışılan önemli  konular arasında.

Gene de, genel bir değerlendirme yapıldığında Lizbon Antlaşması’ndan Avrupa
Parlamentosu ve AB Konseyi (AB Devlet ve Hükümet Başkanları)  olmak üzere sadece iki  kurumun kazançlı çıktığı, Avrupa Komisyonu’nun zayıflayarak daha çok bir sekretarya  niteliği kazandığı konusunda görüş birliği var. Avrupa Parlamentosu’nun ortak karar  alma mekanizmasının kapsamının genişletilmesi sonucunda birçok alanda AB Bakanlar  Konseyi ile karar alma yetkisini paylaştığı, AB Konseyi’nin de krizin de etkisiyle AB’nin  sorunlarının çözülmesinde daha fazla rol oynamaya başladığı bir gerçek.

Ancak AB Konseyi’nin başarısında, oluşturulan daimi başkanlık sisteminin  (Başkan  Herman Van Rompuy) uzlaştırıcı işlevinin mi,  yoksa AB tarihinin en önemli mali krizi ve  Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki olaylar sonucunda büyük  üye ülkelerin acil kararlar  vererek bu kararları diğer ülkelere bir şekilde dikte etmesinin mi rol oynadığı tartışılan  hususlardan biri.  AB Konseyi’nin etkinliğinin arkasındaki nedenlerden birisinin de “kapalı  kapılar arkasında” çalışması olduğu belirtiliyor ki,  bu da kurumun  - özellikle AB  vatandaşları nezdinde- meşruiyetinin sorgulanmasına yol açıyor. Ayrıca AB Konseyi’nin çalışma yönteminin saydam olmamasının bir imaj sorunu ortaya çıkardığı da tartışılıyor.
Avrupa Parlamentosu’nun karar alma mekanizmasında artan rolüne, üye devletlerde  özellikle vatandaşlar arasında Avrupa Parlamentosu’nun bir “meşruiyet” sorunu  bulunduğu, bu nedenle Parlamento’ya üye devletlerde yapılan doğrudan seçimlerin  çok ilgi görmediği tartışılmakta. Lizbon Antlaşması ile ulusal parlamentolara karar alma  mekanizmasında verilen rolün yeterli olup olmadığı da bu bağlamda tartışılıyor.  Lizbon  Antlaşması’na göre ulusal parlamentoların üçte biri hazırlanmakta olan bir AB mevzuat
taslağına itiraz edebiliyorlar (AB literatüründe buna “sarı kart gösterme” deniliyor) ve bu  durumda taslağı hazırlayan Avrupa Komisyonu taslağı gözden geçirme kararı  verebiliyor, ulusal parlamentoların basit çoğunluğunun bu  itirazı sürdürmesi halinde  Komisyon gerekçelendirilmiş itirazı konuyu karara bağlayacak Konsey ve Parlamento’ya  iletiyor. “Erken uyarı sistemi” adı verilen bir yöntemle Ulusal Parlamentoların AB karar  alma mekanizmasına ne  kadar etkin katıldığı sorgulanıyor. Çünkü ulusal parlamentolar bu itirazlarını 8 hafta gibi kısa bir sürede ve de İngilizce metin üzerinde çalışarak iletmek
zorundalar.  Ulusal Parlamentoların hala AB gündemine uzak olduğu, gerçek gündem  hakkındaki bilgilerinin sınırlılığı birçok kişi tarafından gündeme getiriliyor.

AB’de Kararları Kim Alıyor?

Lizbon Antlaşması’nın  AB karar alma mekanizmasını 27 üyeli bir Birlik’e hazır hale  getirmediği üzerinde hemen hemen herkes hemfikir. 27 AB üye devletinin katılım  sağladığı  etkin bir karar mekanizmasından bahsetmek çok kolay gözükmüyor. Önemli  kararları belirli AB üye ülkeleri alıyor. Ancak kararların niteliğine göre karar alma  sürecinde ağır basan ülkeler değişebiliyor. Bir başka deyişle, değişen ittifak veya  koalisyonlardan bahsetmek olası. Örneğin Avro krizinde tüm önemli kararlar AlmanyaFransa ekseninde alınırken, savunma alanında, özellikle de son Libya krizinde Fransa- İngiltere ittifakı ön plana çıkıyor.
Tartışmalarda güçlü üye ülkelerin  – tüm AB bütünleşme sürecinde olduğu gibi-    AB  kararlarında öncü rol oynamasının bir zorunluluk ve ihtiyaç olduğu kabul görürken, güçlü  ülkelerin aldığı kararları diğer ülke ülkelere daha kibar bir şekilde empoze etmelerinin  – anlaşıldığı kadarıyla son zamanlarda bu böyle olmuyor- gerekliliği ön plana çıkıyor. Peki,  önemli kararlar AB Konseyi’nde bazı güçlü ülkelerin liderleri tarafından alınıp diğerlerine  empoze ediliyorsa, Lizbon Antlaşması ile ihdas edilen daimi başkanlık mekanizmasının  farklı görüşler arasında bir uzlaşma sağlanması yönünde bir başarısından söz edilebilir
mi? Bu pek mümkün gözükmüyor.

Öyleyse AB’de kararları kim alıyor?  AB ilkesel olarak “uluslarüstü” bir nitelik taşıdığı için  AB kurumlarının karar alma mekanizmasında etkili olması bekleniyor veya umuluyor.   Ancak AB karar alma sürecinde giderek güçlü ülkeler ağır basmaya başlamış durumda.  Bazı  gözlemciler AB’nin karar alma mekanizmasının yeniden ulus devletlere doğru  kaydığını (“renationalisation”) belirtirken, bazı çevreler bunun hep böyle olduğunu, AB  kurumlarının ancak kendilerine üye ülkeler tarafından tanınan manevra alanında işlevsel
olabildiğini öne sürüyorlar.

Ortaya çıkan fiili karar alma  yöntemi AB’nin federal bir sistemle, hükümetlerarası sistem  arasına bir yerde konumlandığını gösteriyor. Üzerinde herkesin anlaştığı başka bir tespit de AB’de artık ulus devletlerin ve kurumların arasında çok önemli bir karşılıklı bağımlılık  ilişkisinin kurulmuş olduğu ve üye devletlerin AB kurumlarından bağımsız olarak var  olmalarının artık çok güçleştiği.

Vatandaşlar İnisiyatifi
Lizbon Antlaşması AB’yi vatandaşlar açısından daha demokratik hale getirebilmek için, farklı üye devletlerdeki AB vatandaşlarına 1 milyon imza toplayarak yasa önerisinde bulunma hakkı tanıyor. AB temsilcileri bu hakkın küçümsenmemesi gereğini,  vatandaşlar inisiyatifinin çok  yakında özellikle “genetiği değiştirilmiş organizmalar” ve nükleer  enerji konularında hayata geçirileceğini belirtiyorlar. Tartışmalarda AB vatandaşlarına tanınan bu yeni  hakkın belirli konularda siyasilerin dikkatini çekme açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.


İki Vitesli/Çok Vitesli Avrupa

Avro krizi ile başa çıkma çabalarının da ortaya koyduğu gibi, artık AB’de iki vitesli ve  hatta çok vitesli Avrupa yönünde bir gidiş olduğu herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Özellikle Ekonomik ve Parasal Politikada bazı ülkelerin öncü rol oynayacağı,  diğerlerinin de onları takip edeceği söyleniyor. AB’nin Libya krizi karşısında verdiği tepki  de “farklılaşmış” bir Avrupa’nın ortaya çıktığı görüşünü bir kez daha teyit ediyor.  Artık  AB’de esnek bir bütünleşme süreci gözlemlenecek gibi.  Lizbon Antlaşması’nda daha  da geliştirilen “güçlendirilmiş işbirliği”  mekanizmasının uygulamasının yaygınlaşacağı AB  gündeminde ağırlık kazanan konulardan biri.

Almanya Sorunsalı
AB’deki son gelişmeler ışığında, özellikle Avro krizi ile mücadele sürecinde Almanya’nın  tutumu ülkenin AB içinde bir  hâkim güç olarak ortaya çıkması konusunu gündeme  getirmiş durumda. Son Libya krizinde Almanya’nın Fransa ve İngiltere ile birlikte hareket  etmemesi ve kendi yoluna gitmesi bu tartışmayı alevlendirmiş durumda.

İlginç olan Almanya’nın Avro krizinde “hâkim güç” olarak ortaya çıkarken Ekonomik ve  Parasal  Birlik’in oluşturulmasında olduğu gibi, AB’nin kuruluşunda ve AB bütünleşme  sürecinde – özellikle AB politikalarının finansmanı açısından - oynadığı öncü  rolden artık vazgeçmekte olması.  Birçok yorumcuya göre Almanya artık diğer bazı üye ülkeler gibi ulusal çıkarlarına ağırlık verecek kadar “rüştünü ispatladığı”, bir başka ifadeyle  uluslararası meşruiyet kazandığı düşüncesinde. Bazı gözlemciler Almanya’nın AB  politikasında ulusal çıkarlarına ağırlık verme yönündeki değişiklikte,   ülkede savaş ve  savaş sonrası dönemi hatırlamayan bir neslin egemen olmaya başlamasının da etken  olduğuna değiniyorlar.


AB’nin Dış Politika Alanındaki Yetersizliği

AB’nin dış politikada “tek bir ses” çıkaramaması  yıllardır bir sorun olarak tartışılmakla  birlikte, AB’nin “arka bahçesinde”, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki son gelişmeler ve bu  gelişmeler karşısında  ABD’nin giderek daha  “izolasyonist” bir politika izleyerek  sorumluluğu AB’ye terk etmesi AB dış politikasının içinde bulunduğu zor durumun daha  kapsamlı bir şekilde tartışılmasına yol açıyor.  Bütün önemli bölgesel ve küresel krizler karşısında olduğu gibi,  Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki son gelişmeler karşısında AB ortak  bir tutum, bir strateji belirleyebilmiş değil.   Esasında AB’nin belirli bir dış politika stratejisi
yok. AB’nin daimi başkanı Herman Van Rompuy’un dış politika konusunda herhangi bir  açıklamasını henüz kimse duymamış durumda.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gelişmelerin ya da “Arap baharı”nın AB’nin bölgesel ve  belki de küresel bir güç olabilmesi için son şans olduğu, AB’nin kendi arka bahçesindeki  bu değişimi yönetememesi, bölgenin demokratikleşme sürecini desteklemek için yeni bir  politika geliştirememesi  durumunda bölgedeki tüm güvenilirliğini yitireceği özellikle  üzerinde durulan bir husus. Ayrıca AB’nin bu bölgedeki ülkelerin hepsi için ayrı stratejiler  geliştirmesi gerektiği de söyleniyor.  AB’nin dış politikasına yumuşak ve sert gücün bir  bileşimini kullanması ve ağırlıklı olarak sivil toplumla ilişkide bulunması  gerekliliği tartışılırken, bir yandan da, özellikle ABD bölgede etkin olmaktan vazgeçerken AB’nin – İngiltere ve Fransa dışında- askeri kapasitesinin sınırlılığı da önemli bir sorun olarak ortaya
çıkıyor.

AB’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki son gelişmeler karşısında ABD’nin ikinci  dünya savaşı ertesinde Avrupa için geliştirdiğine benzer bir yeniden yapılandırma planı  hazırlaması  ve bu planın içinde ticaret ve göç gibi konulara da yer verilmesi gerektiği  geniş kabul görmekte.

AB’nin önemli bir bölgesel/küresel güç olabilmesi açısından Lizbon Antlaşması  ile AB Dışişleri Yüksek Temsilcisine bağlı olarak kurulan ve “AB Dışişleri Bakanlığı” olarak  nitelendirilen Avrupa Dış Eylem Gücü   (European External Action Service)   bir avantaj  olarak değerlendirilse de, bu kurumun tek  başına AB’yi önemli bir bölgesel ve  küresel  güç yapmaya yetmeyeceği, öncelikle AB üye devletlerinin dış politika çıkarlarının  yakınlaşması gerektiği üzerinde fikir birliği var. Ayrıca Avrupa Dış Eylem Gücü’nün etkin  olabilmesi için bölgesel ve küresel krizlere zamanında tepki verebilmesini sağlayacak bir  “stratejik planlama birimi” ne sahip olması gerekliliği geniş  bir kesim tarafından dile getiriliyor.

Genişleme

Genişleme/derinleşme ikilemi AB için geçerliliğini sürdürüyor olsa da şu anda AB için  derinleşmenin çok daha önemli olduğunu gözlemlemek hiç zor değil.  AB’nin tarihinin en ciddi mali krizini yaşamakta  olması ve Lizbon Antlaşması’nın AB karar alma mekanizmasını 27 üyeliği Birlik’e  hazırlayamaması nedeniyle genişleme şu anda AB’nin gündeminde değil. Bir önceki genişlemenin sindirilememiş olması da bunda etken. 

Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliğe tam hazır olmadan – özellikle yolsuzlukla mücadele ve hukukun üstünlüğü açısından- Birliğe katılması genişleme açısından çok hayırlı olmamış.   27 üyeli AB’de bir iç tutarlılığın olmaması, üye sayısının artması ile birlikte Antlaşma değişikliklerin onay sürecinin iyice zora girmesi AB’nin genişleme konusuna bakışını olumsuz etkileyen unsurlar arasında
Hemen hemen herkes  “genişleme”nin AB’nin en önemli başarısı ve en belirgin dış politika araçlarından biri olduğu konusunda görüş birliğine varsa da , “genişleme” nin geleceği konusunda AB’de bir görüş birliği yok.  Görüş birliği olan tek konu günün birinde Batı Balkanlar’ın AB’ye üye olacakları. Ancak şu anda bölgenin kendi iç sorunları  (bitmemiş devlet olma süreçleri, hukukun üstünlüğüne ilişkin sorunlar, süregiden ekonomik krizin potansiyel sosyal sonuçları vb ) bu konunun gündeme alınmasını engelliyor. AB üyeliği perspektifi netleşmediği sürece  AB koşulları (conditionality) bu ülkelerin dönüşümünde etken olamayarak genişleme sürecinin daha fazla ertelenmesine yol açıyor. 
Üzerinde uzlaşılan bir konu AB’nin  - tercihan her bir aday ülkenin kendi özelliklerine göre ayrı ayrı tasarlanmış  - yeni bir genişleme stratejisi/felsefesi geliştirmek zorunda olduğu.

Eski genişleme kavramı AB içinde artık geçerli değil.  AB içinde henüz etraflıca tartışılmayan önemli bir  konu Avro krizi sonucunda ortaya çıkmaya başlayan iki/çok vitesli  AB’nin genişleme üzerindeki olası etkileri. Avro  krizinin
başını Almanya’nın çektiği bir “çekirdek Avrupa” ortaya çıkarmakta olduğu, bazı
ülkelerin – en azından bir süre-   bir tür “ikinci sınıf” AB üyesi olacakları herkesin malumu.

Peki, yeni bir genişleme dalgası söz konusu olduğunda, potansiyel üyelerden “çekirdek Avrupa”nın koşullarına mı, yoksa “ikinci sınıf Avrupa”nın koşullarına mı uymaları beklenecek? Burada belirsizlik sürüyor. Üstlenilmesi beklenen AB müktesebatı hangisi olacak? Bu sorular henüz cevapsız.

Türkiye
Türkiye- AB ilişkilerinin seyrine bakıldığında Türkiye’nin şu anda AB gündeminde hiç yeri olmadığı düşünülebilir. Oysa tam aksine Türkiye AB gündeminde  ciddi bir yer kaplıyor.Ancak Türkiye’nin birçok açıdan öneminin farkında olan AB’nin ülkeye yönelik ortak bir  stratejisi olduğunu söylemek mümkün değil.

Şu anda taraflar arasındaki ilişkilerde belirleyici olan katılım müzakerelerinin sorunları, müzakere edilen fasılların yaklaşık yarısının siyasi nedenlerle bloke edilmesi, Türkiye’de yavaşlayan reform süreci AB’nin gündeminde değil ya da bir başka deyişle AB bu  konularda ne yapacağını bilmiyor. Ancak AB dış politikada etkin bir aktör olabilmesi için  Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunun bilincinde. Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki son gelişmeler bu ihtiyacı iyice belirgin hale getirmiş. AB’nin askeri alandaki kapasitesinin sınırlı olması bu ihtiyacı iyice artırıyor.

Ancak AB Türkiye’nin katılım müzakerelerinde  “ahde vefa” ilkesine saygı göstermezken, Türkiye’nin  – 2010 sonbaharında AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton tarafından gündeme getirilen- AB ile dış politikada bir “stratejik ortaklık” kurma konusuna ne kadar sıcak bakabileceği de sorgulanıyor.  Bazı AB yetkilileri, Türkiye’nin bu konuya pragmatik yaklaşmasını,  AB ile kuracağı bir “stratejik ortaklığın” ülkeyi AB’ye daha fazla yaklaştırarak, jeostratejik öneminin iyice belirginleşmesine katkıda bulunacağını ve
dolaylı olarak üyelik sürecini kolaylaştıracağını ima ediyorlar.  Bazı AB yetkilileri de,  Türkiye’ye olan ihtiyacın bilincinde olmalarına rağmen Türkiye’nin hassasiyetini saygıyla karşılayarak dış politikada kurulacak yakın bir işbirliğine herhangi bir ad verilmemesini, bu ilişki herhangi bir şekilde adlandırıldığında Türkiye’nin konuyu üyeliğe alternatif olarak  algıladığını ifade ediyorlar.  Ancak herkes Türkiye ile özellikle dış politika konusunda resmi veya gayri  resmi ama etkin bir diyalog mekanizmasının kurulmasını bir zorunluluk addediyor. 

Türkiye konusunda gündeme gelen önemli bir öneri, özellikle Kuzey Afrika’daki “Arap baharı”nda ülkelerin demokratikleşme sürecini sürdürebilir kılmak için AB’nin geliştirmesi gereken yeni stratejide   - örneğin gümrük birliği oluşumunu da içeren yeni bir Akdeniz politikası- Türkiye ile bir işbirliği yapılmasının önemi. Bu süreçte halkların demokratikleşme sürecinde AB’ye olan ihtiyaçlarının Türkiye’nin konuya sıcak bakmasını sağlayacağı da konuşulmakta.

Bütün bu tartışmalar  ışığında AB’nin en önemli güncel sorunlarını şu şekilde sıralamak mümkün:
- Vizyon sahibi liderlik eksikliği;
- Meşruiyet sorunu (AB konuları ulusal politika gündeminde değil bu nedenle
meşruiyet krizi iyice derinleşiyor) ;
- AB’nin vatandaşlardan uzaklaşmaya devam etmesi ve vatandaşların AB’ye olan
ilgi,  destek ve güveninin iyice azalması sonucunda AB üye devletlerinde
(Avusturya, Danimarka, Finlandiya ve Belçika gibi) AB karşıtı, milliyetçi popülist
partilerin yükselmesi;
- AB’nin çeşitli nedenlerle dış politika alanındaki yetersizliği.

Türkiye kendi geleceğini gerçekten AB içinde görüyorsa ve AB’de hak ettiği konumu kazanmak istiyorsa sadece Türkiye-AB ilişkilerini tartışmakla kalmamalı, bu tartışmalara katılmalı ve AB’nin geleceği konusunda fikir yürütmelidir. Böyle bir  tutum Türkiye’nin AB  üyeliği hedefi konusundaki inandırıcılığını artıracaktır.

 

© EurActiv 2007-2012. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics