AB su politikaları; artan nüfus baskısı ile karşı karşıya bulunmayan, arz güvenliğini sağlamış, suyun miktarı açısından sıkıntı yaşamayan, zengin Topluluk ülkelerince yönlendirilmektedir.
Sayılan koşullar nedeniyle AB su mevzuatı, bu önemli doğal kaynağın kullanımının ekosistemlerde yaratacağı olumsuz etkiler ve bu etkilerin giderilmesi üzerinde odaklanmıştır. Belirtilen olgunun hidropolitik sonuçları, su kaynaklarının ancak yüzde 36’sını geliştirebilmiş Türkiye yönünden büyük önem taşımaktadır. AB ülkelerinde su kaynakları yönetiminin temel yasası olarak tanımlayabileceğimiz ve 2000 yılı sonunda yürürlüğe girmiş olan Su Çerçeve Yönergesi’nde (SÇY) gerek iç suların gerek sınıraşan suların yönetimine ilişkin çeşitli hükümler yer almıştır. Söz konusu Yönerge’ye ilaveten, sınıraşan suların kullanımı ile bu sular üzerinde inşa edilecek tesislerin çevresel etkilerine ait konularda düzenlemeler getiren ve AB’nin taraf olduğu üç sözleşme dikkat çekmektedir:
- Sınıraşan Suyolları ve Uluslararası Göllerin Korunması ve Kullanılması Sözleşmesi,
- Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi Sözleşmesi,
- Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Alma Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi.
Belirtilen sözleşmeler, imzalandıkları kentin adıyla kısaca Helsinki, Espoo ve Aarhus sözleşmeleri olarak anılmaktadır. Türkiye tarafından hazırlanan Ulusal Program’da belirtilen üç sözleşmeye taraf olup olmama hususundaki kararın “üyelikle birlikte değerlendirileceği” hükmü yer almıştır.1 AB Su Çerçeve Yönergesi hükümlerini karşılayan hukuki düzenlemeler kamu ve özel sektör için önemli boyutta yatırım yapılmasını gerektirmektedir. Ayrıca teknik kapasitenin güçlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenlerle; Ulusal Program’da Yönerge’nin “hangi tarihte yürürlüğe konulacağının mevzuat hazırlıkları esnasında belirleneceği” ifadesi yer almış olup kesin bir tarih verilmemiştir.
Aşağıdaki paragraflarda sırasıyla SÇY ile Helsinki, Espoo ve Aarhus sözleşmeleri kısaca incelenmiştir.
Su Çerçeve Yönergesi
Amaç ve Kapsam
Su Çerçeve Yönergesi 22 Aralık 2000 tarihinde Topluluk resmî gazetesinde yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve AB müktesebatının bir parçası olmuştur (2000/60/EC). Üye devletler SÇY’yi iç hukuka aktarmak ve uygulamakla yükümlüdür. Yönerge; AB ülkelerinde suların nitelikleri için yeni hedefler ortaya koymuş ve bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemleri belirlemiştir.
Ana hedef, yüzeysel sular ve yeraltı sular ile delta ve kıyı bölgelerindeki suların niteliksel yönden, Aralık/2015 tarihinden önce, “iyi duruma/good status” kavuşturulmasıdır. Yönerge; insan etkisinin en az olduğu doğal koşullar altındaki suları “yüksek kaliteli/high status” sular olarak tanımlamaktadır. Coğrafi, iklimsel ve jeolojik yönlerden benzer şartlarda yer alan ancak insan müdahalesine maruz kalan bölgelerde, temel alınan koşullardan sapma miktarına göre sular “iyi”, “vasat”, “vasat altı” ve “kötü” olarak sözel bir tasnife tabi tutulmuştur.
Belirtilen sınıflandırmada insan etkisi sonucunda suyun fiziksel ve kimyasal nitelikleri ile akış hızı, derinliği ve miktarı gibi özelliklerindeki değişimlere ilaveten, ekolojik durumunu tanımlayan balık çeşitliliği ve diğer yaşam türlerinde oluşan değişimler de dikkate alınmaktadır.
SÇY’de su kaynaklarının yönetimini ekolojik amaçlarla bütünleştiren bir metot oluşturulmaya çalışılmış ve Nehir Havza Yönetim Planları, Yönerge’nin uygulanmasında araç olarak seçilmiştir.Havza planları: koruma alanlarının sınırları, noktasal ve dağınık kirlilik kaynakları, arazi kullanım şekilleri, mevcut ve gelecekteki su kullanım miktarları, Yönerge’nin amacına ulaşması için alınacak önlemler ile bu önlemlerin ekonomik değerlendirilmesi gibi çeşitli bilgileri kapsayan bir projedir. Söz konusu planların hazırlanması, gözden geçirilmesi ve güncelleştirilmesi süreçlerine halkın ve tüm ilgili kurumların yoğun katılımı öngörülmüştür. Ayrıca Yönerge’ye uyum çalışmalarını açıklayan dönemsel ilerleme raporlarının AB Komisyonu’na iletilmesi gerekmektedir.
Tartışmalı Konular
Su kaynaklarının geliştirilmesinde kalite ve miktar yönetimi birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Yönerge’de bu iki unsurdan “ekosistemlerin” korunması esas alınarak, suyun sosyoekonomik kalkınmadaki önemli rolü geri plana itilmiş ve su kullanımı su kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir risk olarak kabul edilmiştir. Su Çerçeve Yönergesi ile ilgili çalışmaların başlatılması kararının alındığı 1988 Frankfurt Bakanlar Toplantısı’ndan Yönerge’nin yürürlüğe girdiği 2000 yılına kadar geçen süre içinde tartışılan çeşitli konular arasında yukarıda değinilen husus sürekli gündemde kalmıştır. Zaman zaman su yetersizliği problemi ile karşılaşan ve yarı-kurak iklim kuşağının etkisi altında olan İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi güney ülkelerinin dışında İngiltere’de de bu yaklaşıma yönelik tenkitler dile getirilmiştir. Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda yapılan müzakerelerde Çevre Örgütü Su Kaynakları Başkanı “... bu, içinde su miktarı yer alan ilk direktiftir... fakat oldukça asabi bir şekilde ele alınmıştır”2 sözleri ile, görüşlerini konuya mizah katarak açıklamıştır. Avrupa Parlamentosunda ise; Komisyon’un neden suya ilişkin miktarsal sorunları su kalitesine göre ikincil bir konu olarak ele aldığını sorgulayan tenkitler yapılmıştır.3
AB ülkelerinin bir bölümü, özellikle güneyde yer alanlar, su kaynaklarının yönetimini çevre ile ilgili bir konu olmaktan ziyade, altyapı ve bölgesel kalkınma politikalarına yön veren bir araç olarak görmüştür. Yönerge ise barajları, taşkın seddeleri, akarsuların doğal kıvrımlarına müdahale edilmesini ve benzeri çeşitli faaliyetleri nehirlerin doğal yapısını ve suyun kalitesini bozan unsurlar olarak değerlendirmiştir (Madde 2.9 ve Ek II). Belirtilen genel yaklaşımın aksine, SÇY’nin uygulamaya konulmasından çok önce, Kuzey ve Orta Avrupa dahil bütün AB ülkelerinde nehirler çeşitli fiziksel yapılarla donatılmıştır. Uluslararası Büyük Barajlar Komisyonu’nun (ICOLD) verileri ve tanımlamasına göre 25 AB ülkesinde toplam 4277 adet büyük baraj tesis edilmiştir.4 İspanya 1196 adet barajla AB ülkelerinde birinci, dünyada ise beşinci sırada bulunmaktadır. İspanya’da inşa edilen barajlardan 141 adedi İspanya ve Portekiz arasındaki sınıraşan nehirler üzerinde yer almaktadır.5 İspanya’da 3,5 milyon hektar alan, sulama tesisleri ile donatılmış olup, 1,1 milyon hektar, sınıraşan sulardan faydalanarak sulanmaktadır. Fransa’da 569, İngiltere’de 517, Almanya ve Norveç’te ise 315 baraj işletmede bulunmaktadır. Avusturya elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 70’ini, İsveç yüzde 50’sini, Portekiz yüzde 40’ını ve Norveç tamamını su kaynaklarından sağlamaktadır.
Türkiye’de büyük baraj tanımına uyan 504 adet baraj işletmede olup, teknik ve ekonomik yönden geliştirilebilir hidroelektrik potansiyelin ancak yüz de 36’sından faydalanılmaktadır. Sulama, içme ve kullanma suyu ile sanayi sektörlerindeki su tüketimi 2002 yılı verilerine göre 40 milyar m3’tür.6 Bu değer, kullanılabilir su potansiyeli ile karşılaştırıldığında, kullanım oranı, yüzde 36’ya tekabül etmektedir. Rakamlarla ortaya konulan tablo; Türkiye’nin su kaynaklarını geliştirme çabalarına büyük önem vermesi gerektiğini göstermektedir.
Su Çerçeve Yönergesi ve Sınıraşan Sular
AB ülkelerinin pek çoğu sınıraşan sularla birbirine bağımlıdır. Macaristan’ın toplam su kaynaklarının yüzde 95’i komşu AB ülkelerinden gelmektedir. Hollanda ve Slovakya için söz konusu oran sırasıyla yüzde 90 ve yüzde 95’tir. Almanya ve Portekiz’in toplam su kaynaklarının yaklaşık yüzde 40’ını sınıraşan sular teşkil etmektedir.7 Bu bağımlılık genellikle su kalitesi, taşkınlar ve nehir ulaşımına ilişkin sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Uygun iklim koşulları nedeniyle miktarsal konularda önemli bir problem bulunmamaktadır. Söz konusu husus SÇY’nin genel yaklaşımına da yansımıştır. Avrupa’da önemli sınıraşan su havzalarının tamamı AB’ye dahil ülkelerin sınırları içinde yer almıştır. Örnek olarak Ren, Elbe, Vistül, büyük ölçüde Tuna Nehri Havzası ve İspanya ile Portekiz arasında yer alan çeşitli havzalar gösterilebilir. SÇY gerek iç sularda gerek sınıraşan sularda fark gözetilmeden uygulanması gereken hükümler içermektedir ve iç sular için ortaya konulan hedefler, üye devletlerin sınırlarını aşan havzalar için de aynen geçerlidir. Yönerge’nin tanımlar dahil çeşitli maddelerinde sınıraşan havzalar için “uluslararası havza” terimi kullanılmaktadır. Ancak; Birleşmiş Milletler (BM) Hukuk Komisyonunca hazırlanan ve 1997 yılında BM Genel Kurulu’nda oylanan “Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanımına İlişkin Sözleşme”nin ilk taslaklarında “uluslararası havza” terimi yer almışsa da söz konusu terimin çok geniş kapsamlı olduğu ve devletlerin kendi topraklarında yer alan havza bölgeleri üzerindeki hakları ile çeliştiği, çok sayıda ülke temsilcisi tarafından ileri sürülmüştür. Bu itirazlar nedeniyle “uluslar arası havza” yerine, “suyolu (watercourse)” ve “uluslararası suyolu (international watercourse)” terimlerinin kullanılması tercih edilmiş ve nihai metinde belirtilen kavramların tarifleri verilmiştir. SÇY’de kullanılan tanımlar ve sözcükler Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı ve genellikle benimsenen uluslar arası terminoloji ile de uyumlu değildir. Yönerge’nin “Nehir havzası yönetim planları” başlığını taşıyan 13’üncü maddesinin (2) ve (3) numaralı alt paragraflarında, Topluluk ülkelerinin toprakları içinde kalan sınıraşan havzalarla, Topluluk sınırları dışına taşan havzalara ayrı ayrı atıfta bulunulmaktadır.
Türkiye’nin AB üyesi olması halinde Meriç Nehri Havzası bütünüyle AB sınırları içinde kalan bir havza niteliği kazanacak, Fırat-Dicle, Asi, Çoruh ve Kura Havzalarının bir bölümü ise AB sınırlarını aşan havza olarak tanımlanacaktır. Yönerge’nin 13. maddesi, nehir havzalarının coğrafi ve hidrolojik bir bütün olmasından hareketle, sınıraşan havza planlarının kıyıdaş ülkeler arasında işbirliği yapılarak hazırlanmasını öngörmüştür. Eğer bir işbirliğine gidilemiyorsa, aynı maddede, üye devletlere kendi siyasi sınırları içinde kalan havza bölümü için “yönetim planı” hazırlama hakkı ve esnekliği getirilmiştir. AB Komisyonu’nun 6 Ekim 2004 tarihli Etki Değerlendirme Raporu’nda “... Orta Doğu’da su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline gelecektir. Türkiye’nin AB’ye katılımı ile beraber su kaynakları ve altyapılarına (Fırat ve Dicle Nehir Havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri, İsrail ve ona komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) ilişkin uluslar arası yönetimin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir...” cümleleri yer almıştır.8
Bu karmaşık ifade SÇY hükümleri ile birlikte değerlendirildiğinde Fırat ve Dicle Nehirleri için, Ren ve Tuna Nehirlerinde uygulanan sistemin benzeri, uluslar arası kurumsal bir yapılanma düşünüldüğü ortaya çıkmaktadır. Ancak Türkiye, Suriye ve Irak arasında, Fırat-Dicle Havzası için, ortak bir su yönetim planı üzerinde uzlaşmaya varılmasını engelleyen önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Türk savının temel unsurlarından biri, su kaynaklarının makul ve hakkaniyet esaslarına göre kullanılabilmesi için, Fırat ve Dicle Nehirlerinin ayrı ayrı değil bir bütün ve tek havza olarak ele alınmasıdır. Belirtilen yaklaşımın teknik gerekçeleri, ayrıntılı bir şekilde, makalenin yazarı tarafından hazırlanan “Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye” başlıklı kitapta açıklanmıştır.9 Suriye ve Irak ise aksi görüşü savunmaktadır. Etki raporunda parantez içinde yer alan “Fırat ve Dicle Havzaları” ibaresi, Fırat ve Dicle Nehirlerini ayrı havzalar olarak belirttiği için, Türkiye’nin görüşü ile çelişmektedir. Komisyon Etki Raporu’ndaki ifade şekli, Su Çerçeve Yönergesi’nde yer alan havza tanımı ile de çelişmektedir.10 Türkiye, Fırat ve Dicle’nin su potansiyelinin üç eşit miktarda taksimi yerine, su ihtiyaçlarının teknik esaslara göre saptanarak taraflar arasında su tahsisi yapılmasını savunmaktadır.
Belirtilen görüş ayrılıklarının doğal sonucu olarak Türkiye, Suriye ve Irak arasında ortak havza yönetim planı hazırlanması büyük güçlükler içermektedir. Bu durumda; Türkiye’nin Fırat-Dicle Havzası’nın kendi toprakları içinde kalan bölümü için hazırlayacağı “Havza Yönetim Planına” AB Komisyonu tarafından müdahale edilmesi ihtimali bulunmaktadır. Türkiye’nin Dicle Nehri üzerinde inşa etmeyi planladığı Ilısu Barajı inşaatını engellemek için bazı AB ülkelerinin gösterdiği çabalar, belirtilen ihtimali doğrular niteliktedir. Etki Raporu’nda İsrail ve Suriye’ye birlikte atıfta bulunulması, Fırat ve Dicle sularının, kıyıdaş ülkeler dışında, İsrail ile Suriye ve Filistin özerk yönetimi arasındaki su sorunlarının çözümünde bölgesel bir kaynak olarak değerlendirildiği anlamına da gelebilir. Söz konusu husus “Merkez ve Çevre/Core and Periphery” isimli yayında yer alan ve kitabın başlığı ile anılan hidropolitik teori yani; “merkez ve çevre” yaklaşımının bir yansıması olarak da görülebilir. 11 Belirtilen teoriye göre; su kaynakları yönünden zengin kabul edilen Türkiye merkezde yer almakta ve merkezden itibaren çevreye doğru su kaynakları azalmaktadır. Bu konumlandırma çerçevesinde, Fırat ve Dicle Nehirlerinin Orta Doğu’nun su sorunlarının çözümünde kilit rol oynayacağı bazı kaynaklarca ileri sürülmüştür. Uluslararası hukuk normları ve Fırat-Dicle Havzası’nın hidrolojik gerçekleri ile tamamen çelişen böyle bir yaklaşımın Türkiye tarafından kabulü mümkün olmasa da, uluslar arası yayınlarda zaman zaman dile getirilmektedir. Su Çerçeve Yönergesi’nde sınıraşan sular üzerindeki anlaşmazlıkların, AB’nin taraf olduğu ve Helsinki Sözleşmesi olarak da anılan “Sınıraşan Suların ve Uluslararası Göllerin Korunması ve Kullanımı Sözleşmesi” çerçevesinde çözülmesi hükmü yer almıştır (Giriş bölümü: 35’inci paragraf). Ulusal Programda söz konusu sözleşmeye taraf olup olmama hususundaki kararın “üyelikle birlikte değerlendirileceği” yönünde irade beyan edilmişse de, çevre ve su başlıklarında görüşmelerin başlatılması için, Helsinki Sözleşmesi ile birlikte, AB’nin taraf olduğu Espoo ve Aarhus sözleşmelerinin de Türkiye tarafından kabulü istenebilir.
Topluluğun Taraf Olduğu Uluslararası Sözleşmeler
Helsinki Sözleşmesi
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (BM-AEK) Sınıraşan Suların ve Uluslararası Göllerin Kullanımı ve Korunması Sözleşmesi (UN-ECE Convention on Protection and Use of Transboundary Waters and International Lakes) 1996’da yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye Mayıs/2006 tarihine kadar 35 ülke taraf olmuştur. AB Konseyi ise Topluluk adına Sözleşmeyi 1995’te onaylamıştır (95/308/EC). Helsinki Sözleşmesi, Türkiye’nin imzalamadığı “BM Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanılması Sözleşmesi”ne paralel hükümler içermektedir. Helsinki Sözleşmesi’nin BM Sözleşmesi’nden ayrıldığı en temel nokta; kıyıdaş ülkelere ihtilafların çözümünde tek taraflı Uluslar arası Adalet Divanı’na başvuru hakkı tanımamasıdır. Helsinki Sözleşmesi’nde sınıraşan etkisi bulunan su kirliliğinin önlenmesi, kontrolü ve azaltılması ile ilişkili çeşitli hükümler yer almıştır. Bu çerçevede endüstriyel kirliliğin önlenebilmesi için “mevcut en iyi teknolojinin (best available technology)” uygulanması istenmektedir. Söz konusu Sözleşme’nin I numaralı ekinde “en iyi teknoloji” tanımına bazı esneklikler getirilse de; yerel veya bölgesel şartları dikkate almayan yüksek maliyetli teknoloji kullanılması önerisi, AB ülkeleri içinde de tartışmalara konu olmaktadır. Sözleşmeye ilişkin olarak vurgulanması gereken diğer önemli bir husus ise; çevresel etki değerlendirme sürecine halkın katılımıyla, faaliyeti yürüten ülkenin, kendi halkına tanıdığı imkân ve hakların aynısının, etkilenecek diğer ülke insanlarına da tanınmış olmasıdır.
Espoo Sözleşmesi
BM-AEK Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirmesi Sözleşmesi (UN-ECE Convention on Environmental Impact Assessment in the Transboundary Context) 1997’de yürürlüğe girmiştir. AB, 1997 yılında Espoo Sözleşmesi’ne taraf olmuştur. Sözleşme’nin I. Ek’inde önemli çevresel etki doğuracak faaliyetler arasında büyük barajlar, yer altı suyundan 10 milyon m3/yıl’dan fazla su çeken tesisler, su eksikliğini karşılamak için havzalar arasında yılda 100 milyon m3’ten fazla su transfer edilmesi gibi çalışmalar sayılmıştır. Herhangi bir proje konusunda faaliyet yürüten ülke, etkilenecek ülkeye bilgi vermekle yükümlü kılınmıştır. Etkilenen taraf, kendine tanınan süre içinde çevresel etki değerlendirme çalışmalarına katılıp katılmayacağı hususunda cevap verecek ve sürece katılmak isterse “Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu” müştereken hazırlanacaktır. Her sınıraşan nehir havzasının kendine özgü teknik, sosyoekonomik ve siyasi bir yapısı vardır. Orta Doğu, üzerinde devamlı savaşların yaşandığı ve yeni savaş senaryolarının yazıldığı son derece karmaşık, siyasi, ekonomik ve sosyal bir coğrafyaya sahiptir. Böyle bir ortamda memba ve mansap ülkeleri arasında örneğin; Dicle Nehri üzerinde Türkiye’de inşa edilecek bir baraj için Irak ve Suriye ile müştereken bir ÇED raporu hazırlanması mümkün değildir. Espoo Sözleşmesi’ne Türkiye taraf olmasa da, Güneydoğu Anadolu Projesi’nin geliştirilmesine ilişkin birtakım yatırımların engellenmesinde bu ve benzeri çeşitli sözleşmeler her fırsatta gündeme getirilecektir. Bir ülkenin kendi sınırları içinde dahi ÇED rapor sonuçlarının büyük tartışmalara neden olduğu düşünülürse, çok özel siyasi koşulların yaşandığı bölgelerde ülkelerarası ÇED sürecinin büyük sorunları da beraberinde getireceği açıktır. Espoo Sözleşmesi sadece Avrupa’nın koşullarını dikkate alan, reel politikalardan uzak bir yaklaşım sergilemektedir.
Aarhus Sözleşmesi
BM-AEK Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Almada Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Convention on Access to Information, Public Participation in Decision- Making and Access to Justice in Environmental Matters) 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girmiş, AB üyesi ülkeler dahil 39 ülke tarafından onaylanmıştır. AB, tüm dünya ülkelerini Sözleşme’ye taraf olmaya çağırmakta ve Sözleşme hükümlerini uluslar arası alanda yerleşik hukuk kuralları haline getirmeye çalışmaktadır. Bu yöndeki çabalara ABD ve Kanada gibi gelişmiş ülkeler de destek vermektedir. Aarhus Sözleşmesi’nin temel yaklaşımı, halkın bilgiye erişim ve karar alma sürecine katılımında şeffaflığın sağlanması olarak özetlenebilir. Sözleşme’de, halkın bilgiye erişim ve karar alma sürecine katılımında vatandaşlık, milliyet ve ikametgâh farkının gözetilmemesi öngörülmüştür. Bu çerçevede, Türkiye’de oturan veya oturmayan herhangi bir devletin vatandaşı, ülkemizde gerçekleştirilecek bir proje hakkında kendisine bilgi verilmesini talep edebilmekte, bu talebin reddedilmesi ya da doyurucu yanıtlanmaması halinde dava açma hakkına sahip olabilmektedir. Uygulamada karşılaşılacak en büyük sorun, bu hakkın istismarı yönünde yapılacak girişimlerdir. Böyle bir durum projelerin gecikmesine neden olacaktır.
Sonuç
Kentsel yerleşim ve endüstriyel faaliyetlerin yoğunlaştığı bölgelerde yüzeysel ve yeraltı su kaynaklarımız büyük tehdit altında olup, bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmalar çok yetersiz düzeyde kalmıştır. AB çatısı altında veya dışında Türkiye, su kaynaklarının kirlenmesini önlemek için kapsamlı teknik, yasal, kurumsal önlemler almak ve önlemleri etkin bir şekilde uygulamak zorundadır. AB su mevzuatının Topluluk üyesi bazı devletler tarafından, etnik milliyetçiliğin tahrik edilmesi dahil, Orta Doğu’da yapay su sorunları yaratmak için bir araç olarak kullanılması riski bulunmaktadır. AB su mevzuatına uyum ve uygulama sürecinde, hidropolitik yönden karşılaşacağımız temel sorun budur. Uluslararası su hukukunun “hakkaniyet ve komşularına önemli zarar vermemek” ilkelerine uygun olsa da, Türkiye’nin sınıraşan su kullanımlarına sınırlama getirmeye yönelik çabalar yoğunluk kazanabilir. Sınıraşan sular konusunda uluslar arası sözleşmelerin genellikle aşağı kıyıdaş ülkelerin lehine hükümler içermesi, bu yöndeki girişimleri kolaylaştıracaktır.
Türkiye müzakere sürecinde, yukarıda belirtilen risk ve değerlendirmeleri dikkate alarak, su politikalarını yönlendirmeli, teknik ve hidropolitik yaklaşımlarını uluslararası platformlarda savunmalıdır. Ayrıca su kaynaklarımızın yaklaşık üçte birinin geliştirildiği düşünülürse bu oranın, AB’ye tam katılımdan önce, yüzde 100’e yaklaştırılması için gerekli çabanın gösterilmesi büyük önem taşımaktadır.
Dipnotlar:
1 AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program, ss. 598 ve 647;
http//www.abgs.gov.tr/up2003/up.htm
2 Giorgis Kallis, ve David Butler; “The EU Water Framework Directive: Measures And
Implications”, Water Policy, Official Journal of the World Water Council, Vol. 3,
No. 2, 2001, s. 134.
3 a.g.e
4 Özden Bilen, “Çevre Emperyalizmi ve Ilısu Barajı Örneği”; ASAM Yayınları,
Ankara, 2003, s. 225.
5 Ricardo Segura Graino ve Jesus Yague Cordova, “Effects of Large Dams on Shared
Catchment Areas”, Workshop on Shared Water Resources, International Commission
on Large Dams, 64th Annual Meeting, 12-19 October 1996, Santiago- Chile,
s. 168.
6 Dünden Bugüne DSİ (1954-2004), DSİ Genel Müdürlüğü.
7 European Environment Agency (EEA); “Sustainable Water Use In Europe”, Environment
Assessment Report, No. 1, 1999, s. 50.
8 Commission of the European Communities; “Issues Arising From Turkey’s Membership
Perspective”, Brussels, 6.10.2004, s. 9.
9 Özden Bilen; “Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye”, Genişletilmiş 2. Baskı, TESAV
Yayınları, Ankara, 2000, ss. 60-65.
10 Su Çerçeve Yönergesi’nin 2.maddesinde nehir havzası: “Tüm yüzey sularının sırasıyla
dereler, nehirler ve göller aracılığıyla taşınarak tek bir nehir ağzı, delta veya haliçten
denize ulaştığı kara parçası olarak” tanımlanmaktadır. Bu tanım, Fırat ve Dicle nehirlerinin
tek bir havza oluşturduğu yönündeki görüşümüzü kuvvetle desteklemektedir.
AB Komisyonu Etki Raporu’nda yer alan “Fırat ve Dicle Havzaları” ifadesi SÇY’nin
tanımı ile çelişmektedir.
11 A.K. Biswas ve diğerleri, “Core and Periphery, A Comprehensive Approach to
Middle Eastern Water”, Oxford University Press, USA, 1997, s. 6.
Bu araştırma Aralık 2006 tarihli Stratejik Analiz dergisinde yayımlanmıştır.







