Logo EurActiv.com.tr

Karadeniz Notları 8: Çay tarlalarında bir gün…

Bookmark and Share

23.08.2010
Doğu Karadeniz yolculuğunda, Marmara İletişim Fakülteli genç gazeteciler bir kuş misali Ayder Yaylası’ndan Rize’ye, Rize’den Of’a, Of’dan Uzungöl’e konarken tarlalarda çay toplayanları görüyorduk. Kimine el sallıyorduk ve “kolay gelsin” sesleri yükseliyordu açık araç camlarından onlara doğru, kimi zaman da durup fotoğraflıyorduk onları. Hiçbir zaman asık suratla karşılamadılar bizi, daima misafirperverdiler. Dolaştığımız günler boyunca onlar hep çocukluktan beri çalıştıklarını söylediler ve genelde kadınların bu işi yaptığını. Ama çoğunun söylediği bir şey daha vardı: “Bir de Gürcistan’dan gelen işçiler olur sezonluk, onlar da çalışır bu tarlalarda”. MİHA'dan Tuğçe Bozkurt'un izlenimleri.

Yazı ve Fotoğraf: MİHA Tuğçe Bozkurt

İşte biz bunun peşindeydik. Herkesin valizlerini toplayıp dönüş hazırlığı yaptığı son Karadeniz gününde, birkaç muhabir arkadaş çay emekçilerinin peşine düşmeye karar verdik. Demçay Çay Fabrikası’ndan aldığımız bilgiye göre sabahın ilk ışıklarından itibaren çay toplanmaya başlanıyordu. Sabah 05.00’de uyanıp hazırlanmaya başladık. Güzergahımız yoktu. Gerekirse Trabzon’dan Artvin’e kadar gidecektik. 06.00’da çıktık yola ama aracımız yoktu. Karadeniz insanı sıcakkanlı ve misafirperverdi, bunu gerçekten yaşadık ve gördük. Sığabilceğimiz bir aracı gözümüze kestirip durdurduk.  

“Nereye gidersunuz gençler, yabancısinuz sanirum?” ile başlayıp ardından; “atlayın hadi arabaya yolda konuşiruz” ile devam eden cümlelerle yolculuğumuza başladık.  

Bu kocaman makinalar ile nereye gideysunuz?” 

Mehmet Bey nereden geldiğimizi soruyor. Gazetecilik bölümü öğrencileri olduğumuzu söylüyoruz. “E benden de bahsedersiniz artık” diyerek gülümsüyor. Kendisi bir çay eksperi, Of’lu. Açıkçası Of’lu olduğunu öğrendiğimizde arabadaki iki kız olarak şöyle bir kendimize çeki düzen veriyoruz. Malum a, Of’lular “yukarıya, tirek Allah’a bağliyuk” dedikleri için bizde de küçük bir çekince oluşuyor.  

Mehmet Bey’e Karadeniz’i turladığımızı, son günümüz olduğunu ve gün boyunca çay tarlasında çalışan işçilerle zaman geçirerek onları fotoğraflamak istediğimizden söz ediyoruz. Kendisi çay eskperi olduğu için hergün Trabzon’dan Of’a gidiyor. Hergün gidip gelmek zor değil mi desek de o bu duruma alışmış. “50 km yol. Alıştım artık.” Mehmet Bey telaşından olsa gerek, uzun süredir Karadeniz’i gezdiğimizi ve Of’a gittiğimizi söylediğimizi unutuyor: “Of’a geldiniz mi hiç? Ha camiinin oraya yukarılarda çay tarlaları vardir. Oralara gidersiniz” diyor. Yaklaşık yarım saat süren yolculuğumuzun sonunda Of’tayız.  

Of’un köyleri merkeze yakın. Merkez Camii’nin oradan kalkan minibüslerle ulaşım sağlanabiliyor. Bizim yabancı olduğumuzu gören bir esnafa derdimizi anlattığımızda, “Minibüslere hiç binmeyin, ha bu yokuştan yürüyün yukarı, hep çay vardır. Bu minibüsçüler kazıkçidur. Adam başı beş lira alır iki dakika için” diyerek, Karadeniz’in çok sıcak günlerinden birinde bizi yürümeye teşvik ediyor.  

Daha yokuşu tırmanmadan mola veriyoruz. Su almak için durduğumuz bakkala emin olmak için yeniden soruyoruz çay tarlalarını...  

“Yerde ararken gökte buldunuz. Atlayın gidiyoruz tarlaya!” 

Eşref G. ile tanışıyoruz. Her yeni tanıştığımız Karadenizli gibi o da soruyor neden geldiğimizi, neler yaptığımızı. Kendisine ait çay tarlası olduğunu ve istersek bizi götürebileceğini söylüyor. Eşref G.’nin 15 dönüm çay tarlası var. Kendisi ve ailesi çay tarlasında çalışıyor. Aynı zamanda işçilerin de çalıştığından söz ediyor.  

Yol üzerinde duruyoruz, çay makaslarını biletiyor. “Makası bu ustadan başkasına biletmem. En iyi o anlar bunların dilinden.” Çay toplamanın zahmetli bir şey olduğunu gezimiz süresince öğrenmiştim, ama bu kadar detayı olduğunu bilmiyordum. 

Makasları bileylettikten sonra Of’a 8 km uzaklıktaki Gökçeoba köyüne gidiyoruz. Köy sessiz ve sakin. Tarlalarda herkes çayını topluyor. Eşref G.’nin tarlasında çalışan üç kişi var. Bizi tarladakilerle tanıştırıyor. Biri Eşref’in kardeşi İsmail. İsmail’in İstanbul’dan olduğumuzu öğrenince gözleri parlıyor; “Bilirim ben oraları, İstanbul’da çalıştım ben senelerce”. 

Bizi öteki iki işçiye anlatıyor ama anlamadığımız bir dilde. Gürcüce! Bizim de İsmail gibi gözlerimiz parlıyor aslında, çünkü aradığımızı bulmuştuk. Gürcistan’dan gelen işçilerin fotoğraflarını çekmeye başlıyoruz. Aslında onların umrunda bile değiliz. Onlar sabahın erken saatlerinde topladıkları çayı bir teleferik’le bir an önce yukarı çıkarıp diğer tarlaya gitmenin derdindeler.  

Aşırı sıcak canlarını  öyle sıkmış olacak ki, buldukları her gölge parçasında huzur buldukları yüzlerinden belli oluyor. Bohça yapılan çaylar teleferikle yamaçta olan çay tarlasından yukarı taşınıyor. Ortadan kaybolduğunu fark ettiğimiz Eşref, aşağı gelmesini beklediğimiz teleferiğin üstünde elinde sigarasıyla çıkageliyor. “İstediğiniz fotoğrafları çektiyseniz hadi gidelim daha büyük bir tarla bizi bekliyor.” 

Teleferik, teleferik dediğime bakmayın siz. Televizyonda gördüğümüz o derelerin üstüne çocukların okula gitmek için bindiği birkaç tahta parçası birleşimi... İşte aynen o.  Biz de aşırı sıcağa ve yokuşu çıkmayı göze alamayarak teleferik ile yukarı çıkıyoruz. Her çay bohçası yüklendiğinde bir demire vurulduğu gibi (hazır, çekin!), her birimiz hazır olduğunda demire vuruyor Gürcü işçi.  

“Burada çalışıyorlar, orada üç ay geçiniyorlar...” 

Diğer çay tarlasına gitmeden önce çay alım yerine gidiyoruz. Bohçalanan çaylar bırakılıyor hızlı bir şekilde. Karadeniz genelinde her çay alım yerinde farklı bir markanın afişi bulunduğunu gördük. Bu çay alım yerinde ise herhangi bir markanın afişi yok. Neden olduğunu sorduğumuzda İsmail cevap veriyor: “Bizde öyle şey yok. Hangi fabrikanın kamyonu gelirse o alır gider. Kaç bohça lazımsa alır, bazen hiç almadan gittikleri de olur. Ama genelde bizde çay kalmaz, yoksa hem çay yanar hem de biz yanarız.”  

Çay bohçaları bırakıldıktan sonra araç değiştiriyoruz ve işçilerle kamyonun arkasına atlayıp yola çıkıyoruz. İstanbul gençleri olarak bize farklı gelse de aslında zorlu bir yolculuk. İkinci tarla ilk tarlaya göre daha dik ve uzun bir yamaçtaydı; bu çay bahçesi işçileri epey zorlayacak gibi görünüyordu.  

Karadeniz insanı misafirperver; Eşref ve İsmail kardeşler bize içecek ikram ediyor ve esas sohbetimiz burada başlıyor.  

Eşref ve İsmail kardeşlere bütün bu tarlalar babadan kalma. Ailece çay zamanı tarlalarda çalışıyorlar. Eşref evli ve eşi neredeyse hiç konuşmuyor. Karadenizli kadını dedikleri o olsa gerek, aslında anlatacak çok şeyi varmış da hepsini kendine saklamak zorundaymış gibi bir ifadeyle eşine derin derin bakıyor.  

“Babamınoğli çapkındır” 

Eşref, İsmail için “Babamınoğli biraz çapkındır, evlidir ama söylemez” diyor. İsmail anlatmaya başlıyor: “Ben zamanında ailedekilerle kavga ettim, kaçtım gittim İstanbul’a. Orada kendime iş buldum çalıştım. E Karadenizliyiz, denizcilik bizim kanımızda var. İyi de kazandım ben İstanbul’da. Yıllar sonra ne olduysa oldi ha bu babamın oğli beni kandırdı getirdi Karadeniz’e. Başımı yaktı benim. Geldim, geldiğim gibi de evlendirdiler beni kızın biriyle.”  

İsmail, Karadeniz’de olsa da aslında hâlâ daha İstanbul’da yaşıyor gibi. Gittiğimiz her yeri, her semti soruyor tek tek. Her anlattığımız anıda yüzü daha da gülüyor. “Her limanda sevgili derler ya, işte ben öyleyim” diye sözüne devam ediyor. Evli olduğunu üstelediğimizde ise: “ben demedim beni evlendirin diye, hem sevmiyorum ki ben o kadını, ne değişecek. Hem ben Karadeniz erkeğiyim unutmayın, bende bir de olur iki de, Üç te” diyor.  

Eşref ise eşi yanında olduğu için midir bilinmez bu konuda çok sessiz kalıyor. Sessiz kalmasına kalıyor da bizler konuyu eşelemeden duramıyoruz ve Gürcistan’dan ve Rusya’dan gelen kadınlarla evlenenler olup olmadığını soruyoruz. Eşref ve İsmail bu soru karşısında çekimser de olsalar konuşuyorlar.  

“Bizde, Of’ta Oflu olmayan kadınla evlenilmez evvela. Kendi içimizden olacak. Buranın kadını da oraların kadını da sorgulamıyor hiçbir şeyi. Daha az kıskançlar, daha az dırdırları var. Çalış dedin mi çalışıyor, araması gereken yeri biliyor, eğlenmesini biliyor. E orada rahat yaşayamıyorlar. Burada geliyorlar tarlada çalışıyorlar, Gürcü işçilere olduğu gibi yarım yarım da vermiyorlar parayı onlara. Sessiz sakin bi köşede oturup bekleyeni de oluyor, ülkesine çekip gideni de, evlenip başka kadınlarla aldatıldığını bile bile evinde oturanı da.”  

Peki, Karadeniz kadını bunu nasıl kabul ediyor, hiç mi anlamıyorlar kocalarının başka kadınlarla olduğunu?  

“Anlıyorlar anlamasına da ellerinden bir şey gelir mi ki? Adam gidiyor işte. Yapma desem de gidecek, ayaklarına kapansam da gidecek, kendimi öldürsem e işine gelecek. Biz çalışır ekmeğimizi kazanır evimizi geçindiririz. Her erkek böyle değil, yapanı var yapmayanı var. O kadar da çapkın damgası vurmayın bizim erkeklerimize. Özünde hepsi eşlerini severler aslında, kadınların suçu bu” diye cevaplıyor bizi Eşref’in karısı.  

“İşçi var da onu burada tutmak zor” 

Bütün bunlar konuşulurken çaylar toplanıyor, öte yandan bize cevap yetiştiriyorlar. Gürcistan’dan gelen işçilerden bazıları Türkçe birkaç kelime biliyorlar ve bizimle arada sırada da olsa konuşuyorlar. Her fotoğrafta surat ifadeleri farklı birşeyler anlatıyor.  

Eşref ve İsmail kardeşlere nasıl anlaştıklarını soruyoruz. En temel olan sözcükler neyse onları öğreniyorlarmış. Gürcistan’dan gelen işçilerin çay toplamayı nasıl öğrendiklerini sorduğumuzda: “Çay toplamakta bir şey yok, üstten üstten alacaksın. Öyle bodozlama dalmayacaksın çaya, sakin sakin keseceksin hepsini. 

Gürcistan’dan gelen işçiler her sabah işçi pazarından alınıyor. Ücretleri hemen ödenmiyor. Çünkü bir işçiye parasının tamamını verdiğinizde geri dönmeme ihtimali çok yüksekmiş. Bunun sebebi olarak da aldıkları parayla Gürcistan’da daha rahat yaşıyor olmaları. Aslında her kaçan geri de dönüyor, çünkü orada işsizlik çok fazla. Burada kazandıkları parayla orada iki-üç ay yaşayabiliyor. 

Gürcistan’dan gelen işçiler Karadeniz’de bekar evlerinde kalıyorlar. Her türlü giderlerini kazandıkları parayla karşılıyorlar. Onlara kaldıkları evleri ziyaret edip edemiyeceğimizi sorduğumuzda cevap bile alamıyoruz ve arkalarını dönüp gidiyorlar. Sebebini sorduğumuzda Eşref cevap veriyor : “Çoğunun burada çalışma izni yok bile. O yüzden çekiniyorlar, çünkü ekmek tekneleri burası ve Gürcistan’da bakmak zorunda oldukları aileleri var. Tarlada çalışacak olan işçileri seçerken verimliliğinden çok çalışma izni olup olmadığına bakıyoruz aslında. İzni yoksa elimizden çoğu zaman bir şey gelmiyor. Tabii buna aldırış etmeyenler de var. Onlar için burada çalışmak çok önemli, o yüzden daima sıkı çalışıyorlar.”  

“Her gün en aşağı 5 ton çay topluyoruz”

 

İşçilere dair olan sohbetimizden sonra çay tarlasına dalıyor yeniden herkes, yemek için ara verildiğinde toplanan çaylar üzerine sohbet etmeye başlıyoruz. Hergün en az beş ton çay toplanıyor tarlalardan. Çayların fiyatı kalitesine göre değişiyor. İlk hasattan daima daha çok kazandıklarını söylüyorlar. Her sene üç hasat oluyor ve en verimlisi ilk hasat oluyor daima. İşçilerin parası da günlük olarak kazanılana göre belirleniyor. Ne kazanılırsa onun üzerinden hesaplanıp ödemeler yapılıyor. Eşref ve İsmail bugüne kadar ellerinde neredeyse hiç çay kalmadığını, ama bazen çayları satmakta zorlandıklarını söylüyorlar. Bölgenin tamamında çay üretiliyor olmasından dolayı kamyonların hep dolu geçmesi onlar için sıkıntı olabiliyor.  

Sabah saat 05.00’te güne başlamıştık ve güneşin etkisi ile yoruluyoruz; İsmail ve Eşref’e veda ediyoruz. 10 günlük gezimizin sonunda bir çay tarlasındaki dünyaya tanıklık etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

© EurActiv 2007-2012. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics