Deniz Ülke Arıboğan-Akşam
Türkiye gerilimli günlere alışık bir ülke. Barış ve huzur içinde geçirdiğimiz günlerin toplamı, çatışmacı dönemlerin yanında solda sıfır kalır. Bazen ideolojik, bazen dini, bazen etnik temelli olan çatışma dalgaları birkaç on yılda bir hepimizi vurur, sonra kendisini unutturup ortadan yok olur. Sonrasında geride ne kalır derseniz, bunca senedir 'elde var hüzün'.
Ülkemiz yine hüzünlere gebe. Son 30 yıldır pişirilen aş, sofraya servise hazır ana yemeğe dönüşmek üzere. Etnik çatışma ortamı için her şey hazırlandı. Bundan iki sene önce Erzurum'da bir konuşma yapmış ve devletin kurumları birbirleri ile savaşır, her biri diğerini etkisizleştirirken, esas tehdidin gelmekte olduğunu, riskli bir döneme girdiğimizi kaydetmiştim. Bugünlerde bu tehdidi çok yakınımızda hissediyoruz. Ülkemizin farklı bölgelerinden gerilim yüklü haberler geliyor. Yangına körükle giden şuursuz, sorumsuz siyasetçiler de cabası. Bu çerçevede Hatay-Dörtyol ve İnegöl'de gerçekleşen hadiselerin genel bir değerlendirmesini yapalım.
1- İki olay birbirinden farklı olarak gelişmiş ayrı içerikte vakalar. İnegöl olayları basit bir kavganın, birikmiş toplu bir öfke ile birleşmesinden kaynaklanan bir durum. Hafife almamak gerekir, zira basit kavgaların bile hazır bir zeminde hangi noktaya gelebileceğini göstermesi bakımından ibretliktir. Çok büyütmemek gerekir, zira organize edilmiş, tasarlanmış ve önemli aktörlerin devrede olduğu bir olay değildir. Dörtyol'daki hadiseler ise ciddi ve geniş çaplı etkileri olabilecek niteliktedir. Kışkırtıcıların profesyonelliği, bölgedeki nüfus dengesinin hassasiyeti ve olayların gelişimi dikkate alındığında bu konunun derinleşeceği söylenebilir.
2- Her iki olayda da sosyolojik bir dönüşüm ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar kendisini Kürt etnik kimliği ya da dini kimliği ile tanımlayanların dışında kalan kitlenin, devlet otoritesine karşı kendisini güvencesiz hissetmesi için fazla bir sebep olmadığı söylenebilir. Devlet, kendi makbul vatandaş tanımının içerisinde kalan kitleyi yeterince koruduğundan, bireylerin bir topluluk davranışı içerisine girmesi ve kimlik grupları içerisine girmesi gerekmemiştir. Buna karşın inançlı kitle cemaatleşirken, Kürt kimlikli kitle ise aşiretleşmiş (başka bir deyişle geleneksel sosyolojik yapı modernite nedeniyle çözülmemiş) ya da partisine tıpkı aşiret bağıyla bağlanmıştır. Basit bir mahalle kavgasında iki çocuk kapışsa, standart vatandaşın çocuğu ailesinin korumasına girerken, Kürt çocuk arkasına aşiretini ya da parti gücünü alarak gelmiştir. Kısaca alternatif vatandaşlar 'bire karşı çok olmak' suretiyle bir denge yaratmaya çalışmış ve arkasında devletin gücü olanlarla bu suretle denge kurmuşlardı. Son dönemde gelişen olaylar ve devletin etkisiz kalması ile birlikte bir süredir zaten güven krizi yaşayan geniş kitle toplaşmak eğilimine girdi. Özellikle küçük yerleşim yerlerinde toplu hareket etme eğilimi arttı. Devlete olan inancın da zayıflamasıyla herkes kendi hukukunu koruyacak biçimde kendi sosyal teşkilatlanmasını sağlamaya başladı. Son derece riskli bir sosyal yapı oluştu. Türkiye'nin makbul vatandaşları da bir anlamda kendi mahalli aşiretlerini kurdular, 'çoka karşı çok' hale geldiler. Hatay ve İnegöl'de çokluğun nasıl mobilize olabileceğini ve ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gördük.
3- Hatay ve çevresinin etnik kompozisyonu itibarıyla çatışmaların uluslararasılaşma eğilimi gösterdiği yerler. Dörtyol etnik olarak Türk nüfuslu olmakla birlikte, Hatay'daki Arap-Nusayri nüfus sınır ötesinde de hareket yaratabilecek akrabalık bağlarına sahip. Analistler Suriye ve Irak'ta bir Arap-Kürt çatışması bekleyedursun, fitilin Türkiye'den ateşlenebileceği ihtimali göz ardı edilmemeli. Arapların da Kürtçü hareketlere karşı tepkiselliği oldukça yüksek.
4- Hatay, Adana ve Mersin, yoğun Kürt göçü alan, yerli halkın tepkili ve rahatsız olduğu şehirler. Bu sebeple her türlü tahrike son derece açık yerler. Bu coğrafya jeopolitik açıdan da Kürtler için denize açılım noktası. Tersine göç hareketini başlatmak ve bölgeyi etnik bakımdan tehlikesiz hale getirmek için gerilimi yükseltmeyi düşünenler olabilir. Bu son derece riskli bir stratejidir ve toplumsal maliyeti de çok yüksek olur. Hepimiz paylaşmak yerine bütünleşmek yönünde enerji harcamaya devam etmek zorundayız. 







