Logo EurActiv.com.tr

AB ve İş Dünyası - Sektörel Analiz: Kırmızı Et ve Süt Sektörü

Bookmark and Share

Bu sektörel analiz İktisadi  Kalkınma Vakfı (İKV) Uzman Yardımcısı M. Özgür BOZÇAĞA tarafından hazırlanmış olup İKV Dergisi Eylül sayısında yayımlanmıştır.

Nisan ayından itibaren başlayan ithal et tartışmaları ile birlikte gündemin üst sıralarından inmeyen bir konu hayvancılık. Ancak ithal kırmızı et tartışmalarının gölgesinde, gözden kaçan önemli bir nokta ise hayvancılığın sadece kırmızı et boyutunun olmadığı ve süt sektörünün de hayvancılık içerisindeki en az kırmızı et üretimi kadar önemli olduğu gerçeği. Birbirinin ikamesi olan ve hayvancılık sektöründeki iki ana gelir kaynağı olan kırmızı et ve süt, bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gereken ürünler. Ancak Türkiye’nin maalesef şu ana kadar iki ürün için böyle bir yaklaşıma sahip olduğunu söylemek zor. Kırmızı et ve süt sektörlerinin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde tarım ve gıda güvenliği alanlarında en fazla sorun yaşayacağı sektörlerden ikisi olarak öne çıkması, bütüncül bir yaklaşımın acilen uygulanmasını da mecbur kılmakta. 

Birlik içerisinde büyük önem verilen bu iki sektörde, Türkiye hem gıda güvenliği standartları açısından hem de verimlilik açısından AB’nin oldukça gerisinde kalmakta. Türkiye, yıllık yaklaşık 12,5 milyon ton çiğ süt üretimi ile dünyada önde gelen üreticiler arasında yer almasına rağmen hem sektördeki birçok işletmenin karlılık oranlarının düşük olması hem de üretilen sütün büyük kısmının AB gıda güvenliği standartlarının çok altında olması rekabet edebilirliği zorlaştırmakta. Kırmızı et sektöründe ise verimsizlik ile birlikte üretimin de azalması sorunu ortaya çıkmış durumda. Özellikle Türkiye’de beyaz etin kırmızı etin ikame ürünü haline gelmesi sonucu AB’de yıllık 17,7 kilo olan kırmızı et tüketimi, ülkemizde 5,6 kiloya kadar düşmüş durumda. İki sektörün yaşadığı sorunlar sebebiyle sonbahar aylarında Türkiye kırsal kesimine aktarılacak IPARD hibelerinde öncelik verilecek sektörlerin başında et ve süt sektörleri gelmekte. Et ve süt sektörleri IPARD tedbirlerinin birincisi olan “Tarımsal işletmelerin yeniden yapılandırılması ve Topluluk standartlarına ulaştırılmasına yönelik yatırımlar” ve ikincisi olan “Tarım ve balıkçılık ürünlerinin işlenmesi ve pazarlanmasının yeniden yapılandırılması ve Topluluk standartlarına ulaştırılmasına yönelik yatırımlar” tedbirlerinde öncelikli olarak hedeflenen sektörler olarak öne çıkmakta. IPARD kapsamında verilecek destekler sonucu et ve süt sektörü içerisinde Türkiye’nin verimlilik ve gıda güvenliği sorunları yaşadığı işletmelerin hem nicelik olarak büyümesi hem de ürün kalitelerinin artırılması için çözüm yaratılması amaçlanmakta.

Gıda güvenliği standartları ve verimlilik ile birlikte Türkiye’nin özellikle kırmızı et sektöründe yaşadığı ve yukarıda da değinilen önemli bir problem ise hayvan varlığının azalması ve buna bağlı olarak da azalan kırmızı et üretimi. 1980’de yerli üretimin yetersiz olması sebebiyle başlayan canlı hayvan ve et ithalatı Avrupa’daki BSE yani bilinen adıyla “deli dana hastalığı” sebebiyle 90’ların ortalarında sona ermişti. Ancak aynı dönemde Et ve Balık Kurumu (EBK) ve Süt Endüstrisi Kurumu’nun (SEK) özelleştirilmesi Türkiye’de hayvancılıkta gerilemeyi hızlandırdı. Bu gelişmeler sonucunda 1989’da yaklaşık 55,5 milyon olan küçükbaş hayvan sayısı, 2009’da yaklaşık 27 milyona, aynı dönemde büyükbaş hayvan sayısı ise 12 milyondan 10,5 milyona geriledi. Özellikle 2002 yılından sonra yüksek düzeyde desteklenen sektörde, et ve süt fiyatlarındaki dalgalanmalar ve özellikle de girdi fiyatlarının yüksekliği hayvan sayısının azalmasında iki önemli etken olarak öne çıkıyor. Yükselen girdi maliyetleri içerisinde sektörün, doğu ve güneydoğu illerindeki birçok meranın kapalı olması sebebiyle yem ile hayvan beslenmesine yönelmesi, yem fiyatlarını girdi maliyetlerinin en önemli parçası haline getirdi. Aynı zamanda hem hijyen hem de hayvan refahı alanlarında AB standartları ve yerel mevzuata uygun üretim için uygulanan kapalı veya yarı kapalı ahırlarda üretim için hayvan yemi en yüksek girdi maliyeti. 2007 – 2008 yıllarında dünyanın içinden geçtiği ve hala etkileri hissedilen küresel gıda krizi sırasında tahıl ve yem fiyatlarının hızlı yükselişi sonucu bilhassa küçükbaş hayvan sayısının azaldığı sektörde, yem fiyatlarının piyasa dengelerini bozmaması için bitkisel ve hayvansal üretimin birlikte düşünülmesi ve yem bitkilerinin üretiminin artırılması gerekiyor. Bitkisel ve hayvansal üretimi birlikte değerlendiren ve bunu tarım politikasının bir parçası haline getiren Avrupa Birliği’nde yem bitkisi üretimi bitkisel üretimin yüzde 40’ını oluştururken bu oran Türkiye’de sadece yüzde 5.

Piyasa dalgalanmaları ve girdi fiyatlarının yanında kırmızı et ve süt sektörlerinin ortak sorunu olan iki önemli parametre, hayvancılık sektöründe işletmelerin Avrupalı benzerlerine göre göreli küçüklüğü ve hayvan hastalıklarına karşı mücadelenin sürdürülmesine rağmen sorunların büyük ölçüde devam etmesi. Türkiye’de büyükbaş hayvancılıkla uğraşan işletmelerin yaklaşık üçte ikisi 1 – 4 hayvana sahipken yaklaşık yüzde 25’i de 5 – 19 hayvana sahip. Bunun yanında Türkiye’de “Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” başlığının açılış kriterlerini karşılaması sürecinde büyükbaş hayvancılık konusunda kimliklendirme ile ilgili büyük mesafe kaydedilmiş olsa da küçükbaş hayvanların kimliklendirilmesi ile ilgili sorunlar hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu nedenle hem küçükbaş hayvanların istatistikleriyle ilgili sıkıntı yaşanıyor, hem de hayvan hastalıklarıyla mücadelede katedilen mesafe oldukça kısıtlı kalıyor. Kimliklendirme ve kayıtlılığın yetersiz olduğu bölgelerde ise üretilen et ve sütün kalitesi düşük olurken, bu ürünler AB piyasasında izin verilen minimum seviyelerin çok üstünde bakteri ve antibiyotik kalıntısı da içeriyor. Aynı zamanda yetersiz seviyede kayıtlılık sebebiyle, kaçak kırmızı et ve süt ürünleri üretimi ve ticareti de yüksek seviyelerde seyretmekte. Kırmızı etin yüzde 40’ı kaçak kesilip pazarlanırken, süt sektöründe geçimlik veya yarı geçimlik işletmelerin üretimlerinin birçoğu hijyen standartları açısından risk taşıyan küçük işleme tesislerine (mandıralara) pazarlamakta ve işlenen çiğ süt herhangi bir kontrolden geçirilmemekte. Bununla birlikte kayıtdışılığın süt sektöründe üretilen çiğ sütün kalitesini de düşürdüğü sektör temsilcileri tarafından dile getirilmekte. AB standartlarında üretimin sadece hastalıktan arî olmak anlamına gelmemesi gerektiği ve sütün protein ve yağ açısından da zenginlik göstermesinin özellikle işlenmiş süt ürünlerine yüksek kalitede girdi sağlanması için gerekli olduğu bilinmeli. Bu nedenle işletmelerin üretim miktarı ile birlikte üretilen sütün protein ve yağ niteliğinin de artırılması süt sektörü için büyük önem arz etmekte. Kimliklendirme ve kayıtlılığın süt sektöründe AB’ye üyelik sürecimizde kalitenin ötesinde, çiğ süt üretim seviyemize yönelik yararları da var. Mevcut düzenlemede AB üye ülkeleri kayıtlı hayvan ve işletme kapasitesi oranında AB’den çiğ süt üretim kotası almakta. Türkiye’nin de AB’ye üye olduğu anda Çiftçi Kayıt Sistemi içerisinde kayıtlı bulunan hayvanlardan ve işletmelerden üretilen çiğ süt oranında AB’den üretim kotası alması mümkün olabilecek, bu nedenle de kayıtdışı üretilen çiğ süt gelecekte piyasa içerisinde bulunamayacak. Yukarıda belirtilen tüm bu sebeplerden ötürü kimliklendirme ve kayıtlılık Türkiye’nin AB üyelik sürecinde hem süt sektörünün genelinde hem de üretici bazında en önemli yapıtaşlarından biri. Hem üreticilerin – özellikle de küçükbaş hayvan üreticilerinin – hem de ilgili kamu kurumlarının kayıtlılık ve kimliklendirme konusunda daha hassas olmaları ve daha etkin çalışmalar yürütmeleri bu nedenle büyük önem taşıyor.

Kayıtlılık ile birlikte sektördeki bir başka önemli sorun ise denetim ve düzenleme. Sektör içerisinde sağlam bir denetim mekanizması olmaması, hem fiyatların kontrolü hem de piyasaya arz edilen ürünlerin denetimi ile ilgili mevzuat ve yasal uygulamaya ilişkin yaşanan yapısal bozukluklar sonucu üretici ve sanayicilerin büyük sıkıntı yaşadığı aşikâr. Kamu kurumlarının hem kırmızı et hem de süt sektöründe piyasa denetimcisi pozisyonunu güçlendirmesi de her iki sektör temsilcileri, ziraat odaları ve veteriner hekim odaları tarafından dile getirilen bir husus. 1993’te özelleştirme kapsamında et kombineleri satışa çıkartılan ve hem bütçe hem de insan kaynağı açısından yetersiz kalan EBK, geçtiğimiz yıllarda herhangi bir dönüşüme uğramadı.  Bununla birlikte kuruma kırmızı et piyasasını denetlemesi ve düzenlemesi amacıyla herhangi bir görev verilmedi. Son dönemde ithal et ihaleleri ile sektörde denetim kurumuna evrilmesi planlanan EBK’nın, hem mevzuat hem de iç yapılanma düzeyinde yeniden ele alınması ve kapsamlı bir dönüşüme tâbi tutulması gerekmektedir. Bunun yanında EBK ile aynı zamanda özelleştirme kapsamına alınan SEK de günümüzde tamamen özel teşebbüse devredilmiş bir süt üreticisi haline gedi. SEK’in geçmişte uygulamaya çalıştığı piyasa denetimi görevi 2009 yılında kurulan Ulusal Süt Konseyi (USK) ile sağlanmaya çalışılıyor ancak Konsey’in yetki ve olanaklarının yetersiz kalması durumu güçleştiriyor. Süt piyasasında da yapılması gereken, mevsimsel fiyat dalgalanmalarını engelleyecek ve gerektiğinde piyasaya aktif müdahale edebilecek bir kurumun oluşturulması. USK bu konuda halihazırda varolan bir kurum olarak gerekli düzenlemelerin yapılması ve belirli alanlarda yetki aktarımının gerçekleşmesinin ardından bu görevi yerine getirebilecek potansiyele sahip. Tüm bunların da ötesinde et ve süt sektörlerini bütüncül bir biçimde ele alabilecek, birbiriyle doğrudan ilintili bu iki sektörde faaliyet gösteren üreticileri ve sanayicileri piyasa dalgalanmalarından koruyacak ve Türkiye’nin hem kırmızı ette hem de çiğ süt üretiminde nicelik ve niteliksel artış sağlaması için gerekli tedbirleri alacak bir üst denetim kurulunun da kurulması büyük önem taşımakta.

Girdi fiyatları, işletme büyüklükleri ve kalite standartlarının yanında et ve süt sektöründe üretici ve sanayiciyi ilgilendiren bir başka konu da AB ile ikili ticaret. Türkiye ve AB arasında kırmızı et ve süt ürünleri ticareti oldukça düşük seviyelerde seyretmekte ve bunun temel sebebi her iki tarafın da Gümrük Birliği Ortak Komitesi (GBOK) kararlarını tümüyle uygulamaması. Halihazırda, Türkiye AB’den kırmızı et ve et ürünleri ithalatını askıya almış durumda. Ancak son dönemde özel ihaleler yoluyla belirli ülkelerden kesimlik canlı hayvan alımı yapıyor. AB ise 1997 yılından beri Türkiye’den kırmızı et ve et ürünleri ithalatına izin vermiyor. Bunun yanında AB, Avrupa Komisyonu Sağlık ve Tüketici Genel Müdürlüğü’nün (DG – SANCO) aldığı kararla 2001 yılından beri Avrupa Veterinerlik Ofisi (FVO) raporlarına dayanarak Türkiye’den süt ve süt ürünleri ithalatı da yapmıyor.  En son Türkiye – AB Ortaklık Konseyi 48’inci Toplantısı’nın Sonuç Bildirgesi’nde Türkiye’nin AB’den kırmızı et ithalatı konusunda daha önce iki taraf arasında alınan kararlarla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmediği belirtildi ve Türkiye bu nedenle ağır bir şekilde eleştirildi. 1/98 No’lu GBOK kararına göre Türkiye’nin diğer Gümrük Birliği (GB) ülkelerinden ithal edeceği yılda toplam 19 bin ton karkas sığır etinin yani kemikli olarak dondurulmuş ve kesilmiş sığır etinin, özel vergi kotasına tabi tutulması gerekmekte. Aynı zamanda karar gereği Türkiye, canlı safkan damızlık sığırların Gümrük Birliği üyelerinden ithalatında herhangi bir kota uygulamasına gitmemeli. Bu yükümlülüklere rağmen Türkiye 1997 yılında Avrupa Birliği’nde ortaya çıkan BSE yani deli dana krizi sebebiyle canlı hayvan ve karkas et ithalatı konusundaki yükümlülüklerini kararın ardından askıya almıştır. Türkiye bu nedenle yaklaşık 13 yıldır AB sığır eti ithalatı yasağını sürdürmekte ve yasak, bunun bilimsel dayanağı olmadığını iddia eden AB tarafından eleştirilmektedir.

26 Nisan 2010’da Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın açıklamasıyla başlayan ithal etin serbestleştirilmesi sürecinde önceliği Avrupa Birliği ülkelerine verecek olması kısmen de olsa GBOK  Kararları’ndan ileri gelen yükümlülüklerini yerine getirmesi adına bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak Türkiye’nin bu kararı almasında AB ile yapılan ikili görüşmelerin bir etkisi olmadığının da altı çizilmeli. Türkiye, tek taraflı olarak canlı hayvan ithalatına izin verdi ve canlı hayvan ithal edilecek ülkeleri tüm AB ülkelerini kapsayacak şekilde değil, sadece Macaristan, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı içine alacak şekilde belirledi. Bununla beraber, kesimlik canlı hayvan için uygulanan kısmi ithalat serbestisi karkas eti kapsamadı ve daha da önemlisi özellikle helal kesim koşulları hakkında kamuoyunda yaşanan çekinceler sebebiyle yakın dönemde de yurtdışından ve özellikle de AB ülkelerinden karkas sığır eti ithalatının gündeme gelmesi beklenmiyor.

AB’nin Türkiye’den et ve süt ithalatı konusunda koyduğu ticaret yasağı tarife dışı bir engel ve GBOK kararlarına aykırı bir yasak olarak görünse de, AB’nin FVO raporlarını dayanak göstermesi yasağa bilimsel bir boyut katmakta. Bu nedenle, Türkiye’nin bu iki sektörde AB’ye ihracat yapabilmesi için sektörel stratejisinde FVO raporlarını ve DG – SANCO kararlarını esas alması gerekiyor. Ayrıca GBOK toplantılarında da Türkiye’de hayvancılık sektöründe hem üretim hem de işleme alanlarında yaşanan gelişmeler ve Birlik standartlarında üretim yapan işletmeler vurgulanarak, ilk aşamada beyaz et ihracatımızdakine benzer kısmî bir ticaret serbestisi sağlama yolu tercih  edilmeli. Sonrasında, özel sektör yatırımları, Tarım Bakanlığı ve IPARD destekleri sonucu üretilen kırmızı et, çiğ süt ve süt ürünlerinin kalitesindeki artış ile birlikte serbestinin kapsamının genişletilmesi için çalışmaların sürdürülmesi uygun olacaktır.

Kırmızı et sektörü geçmişte yüksek üretim kapasitesine sahip, ihracat oranı yüksek bir sektörken, ithalatın bir dönem serbest bırakılması, EBK’nın özelleştirilmesi, meraların kapatılması ve yetersiz destekler sebebiyle üretim kapasitesi düşen bir sektör. Bunun yanında süt sektörü ise, azalan hayvan varlığına rağmen, daha verimli işletmelerin kurulması sebebiyle üretimini artıran bir sektör. Ancak her iki sektörün de ortak sorunları bulunmakta; kayıtdışılık, piyasa denetim ve düzenlemesinin yetersiz olması, girdi fiyatlarının yükselmesi, kalite ve hijyen bakımından yetersizlik, işletmelerin AB’ye göre ortalama büyüklüklerinin oldukça az olması ve dış ticaret engelleri. Bu sorunların bir anda çözüme kavuşması için yazılabilecek bir reçete yok ancak orta ve uzun vadede, AB üyelik perspektifi göz önünde bulundurularak, her iki sektörü de bütüncül bir şekilde ele alacak bir yaklaşımla Türkiye’nin hem kırmızı et hem de süt sektöründe AB’nin önde gelen aktörlerinden biri olması kuvvetle muhtemel. Bunun için kamu kuruluşlarının, sektör temsilcilerinin, farklı büyüklükteki işletmelerin ve üretici kooperatiflerinin politikaların oluşturulması sürecinde birlikte çalışmalar yürütmeleri ve kısa vadeli çözümlerden kaçınarak, uzak görüşlü bir yaklaşımı benimsemeleri gerekiyor.

© EurActiv 2007-2012. Bütün hakları saklıdır
Teknoloji ve Dizayn MONOGRAM
Web Analytics