Bölgesel esasa dayalı ve sektörel olmayan sistem yerine, sektörel teşviklerin öne çıkacağı bir sisteme geçileceği görülüyor. Uygulama AB ile bu kez ekonomik ilişkileri tehlikeye atabilecek nitelikte. Zira yeni uygulama Gümrük Birliği yükümlülüklerine açıkça aykırı.
Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren'in hafta içinde yaptığı açıklamalardan, teşvik sisteminin radikal biçimde değişikliği için hazırlık yapılmakta olduğu anlaşılıyor. Bugüne kadar uygulanan bölgesel esasa dayalı ve sektörel bir boyut içermeyen teşvik sistemi yerine, sektörel teşviklerin ağırlık kazanacağı bir sisteme geçileceği görülüyor. Bu ilk bakışta belirli sanayi kesimlerinin taleplerini karşılayabilecek nitelikte bir uygulama olarak gözükebilir. Ancak Türkiye'de sanayi politikasının geçirdiği evrim göz önüne alındığında, bunun tersine bir adım olduğunu ifade etmek gerekiyor. Kaldı ki bu uygulama aynı zamanda AB ile bu kez ekonomik alandaki ilişkileri tehlikeye atabilecek nitelikte. Zira yeni uygulama Türkiye'nin Gümrük Birliği yükümlülüklerine açıkça aykırılık taşıyor.
Nasıl bir sanayi politikası ve teşvik sistemi? Sanayi politikalarının ülkelerin büyüme ve kalkınma stratejilerinde vazgeçilmez bir rol oynadıkları bir gerçek. Bu nedenle dünyada sanayi politikalarının niteliği hakkındaki tartışmalar da devam ediyor. Ancak başta AB olmak üzere OECD ülkelerinin neredeyse tamamı sanayi politikalarına yeni bir yön vermiş durumdalar. Sektörel tercihlerin ön planda olduğu teşvik sistemleri yerine, genel anlamda rekabetin teşvik edilmesini ve girişimcilerin önündeki engellerin kaldırılmasını hedefleyen bir sanayi politikası anlayışı benimsenmiş durumda. Başka bir deyişle hükümetler artık gelecekte hangi sektörlerin başarılı olacakları konusunda bir tahminde bulunmaktan imtina ediyorlar. Bunun yerine ekonominin dinamizmine katkıda bulunacak ve genel verimliliği artıracak uygulamalara yöneliyorlar.
Çağdaş sanayi politikalarının kapsamında önceden belirlenen sektörlere doğrudan teşvik verilmesi yerine piyasanın ihtiyacını karşılayacak işgücünün yetiştirilmesi, eğitim sisteminin buna göre düzenlenmesi, KOBİ'lerin sermayeye erişiminin iyileştirilmesi, AR-GE politikalarına ağırlık verilmesi, sanayi-üniversite-finansman üçgenini kurulması, işgücü piyasasına esneklik kazandırılması gibi yatay önlemler bulunuyor. Bu değişimin nedeni de gayet açık. Küreselleşme ve teknolojik gelişmeyle birlikte artık kamunun önümüzdeki 5-10 yılda hangi sektörlerin başarılı olacağı hususunda kesin bir yargıya varmasının neredeyse imkânsız olması. Oysa ki eski yöntem sanayi politikaları ve teşvik sistemleri aynen bu varsayıma dayanıyordu. Yani kamunun gerçekten de önümüzdeki yıllarda başarılı olacak sektörleri önceden seçebilme yeteneğinin varolduğuna inanılıyordu.
Ancak zaman içinde görüldü ki bu işi geçmişte nispeten başarıyla yapmış
olan Japonya'da bile kamu gelirlerini bu şekilde yönlendirmenin ekonomiye büyük maliyeti var. Dolayısıyla bu müdahaleci yaklaşımdan uzaklaşıldı.
Benzer bir gelişme Türkiye'de yaşandı. 1980'lerde tekstil ve demir çelik gibi sektörlere ağırlıklı olarak sağlanan teşviklerin yerini, AB'ye uyum doğrultusunda yatay önlemler aldı. Sektörel teşvikler kaldırıldı. Bölgesel kalkınma amaçlı devlet yardımlarına ağırlık verildi. Oysa ki bu hafta içinde ana hatları kamuoyu ile paylaşılan yaklaşım Türkiye'yi eskiye götürüyor, geçmişe döndürüyor. Hükümet hangi sektörlerin gelecekte başarılı olacaklarına dair bir kumar oynama niyetinde. Ya bu kumar tutmazsa? Ya önümüzdeki yıllarda şu an düşünülen teşvik sistemi kapsamında olmayan bir sektör diğerlerine oranla daha başarılı olursa? Kamu gelirlerinin bambaşka sektörlere yönelmiş olması ekonominin genel verimliliği ve zenginlik üretme potansiyeli bakımından geri kalınmasına neden olmayacak mı?
Gümrük Birliği'nin açık ihlali
Ancak mesele, kamu gelirlerinin yanlış dağılımı ile de sınırlı değil. Bu yeni teşvik sistemi aynı zamanda Türkiye'nin AB'ye karşı Gümrük Birliği kapsamında üstlenmiş olduğu yükümlülüklerin de açık bir ihlali. Gümrük Birliği, Türkiye ile AB arasında ticaret, gümrük ve rekabet politikalarının uyumlaştırılmasını esas alıyor. Nitekim bu nedenle Gümrük Birliği'nin tamamlanabilmesi için daha 1995 yılında Türkiye, ortak ticaret politikasına uyum sağladıktan sonra, rekabet politikasına da uyum sağlayacağını taahhüt etmişti. Ve gene bu dönemde teşvik sisteminin de AB'ye uyumlu olduğunu deklare etmiş, hatta AB tarafına Türkiye'de sektörel teşvik bulunmadığına dair de yazılı bir bildirimde bulunmuştu. Bütün bunlar o zamanlar Gümrük Birliği'nin tamamlanabilmesinin bir önşartıydı. Bu koşullar o derece önemliydi. Şimdi yapılan, işte bu mutabakatı bozmak ile eşanlamlı. Türkiye, Gümrük Birliği içinde bulunduğu ortağı AB'nin aksine sektörel teşviklere yöneliyor.
Üstelik Gümrük Birliği'nin ana unsurlarından biri olan rekabet politikası bağlamındaki devlet yardımlarına dair denetim sistemini daha kurmamışken. Oysa ki 1997 yılı sonuna kadar bu sistemin kurulacağı taahhüdü verilmişti. Gerçekten de devlet yardımları sistemi etkin bir rekabet politikası yaratabilmenin vazgeçilmez bir unsuru. Ancak bu sayede kamunun piyasadaki rekabeti bozucu, bazı sektör veya firmaları kayırıcı davranışlarının önüne geçilebiliyor. Bu sayede Rekabet Kurumu gibi, bağımsız bir idari otorite, şirketlerin rekabeti bozucu eylemlerini kontrol ettiği gibi kamunun da rekabeti bozucu karar ve eylemlerini denetleme imkânına kavuşuyor. Örneğin TRT'nin elektrik faturasından alınan vergilerle finansmanına veya yalnızca bazı özel okulların teşvik kapsamına alınmasına bu suretle son verilebilecekti. Ancak kamu eliyle rant dağıtımına son verme iradesinin netleşememiş olmasının, iktidarın bu alanda adım atmasını engellemiş olduğunu gösteriyor.
Kamu ihaleleri yasasında yapılan değişiklikler ve getirilen istisnalar da bu yorumu doğrular nitelikte. Türkiye'nin bu yükümlülüğünü bir türlü yerine getirmiyor olması zaten AB'nin tepkisine neden olmuştu. Siyasi alanda 301 ne ise, ekonomik alanda da devlet yardımları rejimi o idi. Her ikisi de Türkiye'nin AB hedefine yönelik samimiyetinin sorgulanmasına yol açıyor ve ilişkilere yara veriyordu. Şimdi buna bir de teşvik sistemi ile ilgili sorunlar eklenecek.
Yarı zamanlı AB'ci olmak!
Sonuçta bütün bu gelişmelere AB'nin tepkisiz kalmayacağı muhakkak. Burada Türkiye'nin ve Türkiye'yi yöneten siyasi liderlerin bir karar vermesi gerekiyor. Biz gerçekten AB'ye üye olmak istiyor muyuz? Zira AB üyeliği, AB'nin kurallarını bütünüyle benimsemekle gerçekleşebilecek. Zaten yürütülen müzakerelerin de özü bu. Yarı zamanlı AB'ci olmakla bu iş olmayacak. Yani AB'nin kurallarının bir kısmını alıp bir kısmını almamak hatta tersine işler yapmakla bu süreç ilerlemeyecek. Zaten eğer niyet buysa o zaman Sarkozy'ye de kızmanın bir anlamı yok. Şimdi girilen yol tam da Fransız liderin tarif ettiği yol. Fransız lider AB'den dışlanmak istenen ve dolayısıyla AB kurallarını da selektif olarak üstlenebilecek ülkelere sıfat bulmuş durumda. Onlara ayrıcalıklı ortak diyor.



