GENEL SPONSOR

(Analizin İngilizce metni için lütfen tıklayınız)

Rauf Gönenç OECD 2008 Türkiye Raporu’nu Euractiv.com.tr için değerlendirdi

OECD raporu, son 9 ay boyunca OECD Sekretaryası tarafindan hazırlandı ve OECD hükümetlerinin Türkiye uzmanlarınca etraflıca incelendikten sonra Paris’te düzenlenen bir toplantıda derinlemesine tartışıldı.

OECD ülke incelemeleri üye ekonomilerin büyüme yani refah ve istihdam yaratma performanslarını uluslararası karşılaştırmalar içerisinde incelemeyi ve belgelemeyi amaçlıyor. Fakat bu inceleme ve belgeleme sadece istatistik bir derleme ve tasvir olarak değil dinamik, bu ülkede büyümeyi hangi faktörlerin sürüklediğini, hangi faktörlerin frenlediğini tesbit etmeye çalışan analizler olarak yapılıyor.  

İncelemelerin nihai, pratik amacı her bir ülkenin kendi büyüme performansını neler yaparak yükseltebileceği konusunda sonuçlara varmak. OECD İncelemeleri bu yönleriyle, yani 1) ekonomik büyümenin uluslararası karşılaştırmalı sistematik bir fotoğrafını çıkarma; 2) çok sayıdaki politika alanı arasında en önemli önceliklerin neler olduğu konusunda görüş bildirme; ve 3) bu öncelikli alanlarda pratik politika önerileri yapma yönleriyle uluslararası “raporlar piyasasında” kendilerine mahsus bir yere sahipler.

Türkiye’de OECD İncelemeleri yakın zamana kadar “Türkiye’nin imajı açısından önemli olan – dolayısıyla Türkiye’nin itibarını zedeleyebilecek yönlerinin törpülenmesi gereken-- tavsiyeleri ise zaten belli ve bilinen” rutin dokümanlar olarak görülüyordu. Birkaç yıldır İncelemelerin hazırlanmasında ve sonrasında Türk ekonomi bürokrasisiyle birebir temasta bir kişi olarak son iki-üç yılda bu yaklaşımın ciddi şekilde değişmeye başladığını belirtmek istiyorum. Bu raporlar artık Türk ekonomi politikaları için bir “girdi” olarak görülmeye başladılar. Bu değişimi şuna bağlıyorum: Turkiye eskiden olduğu gibi “OECD aleminin dışından, üçüncü dünyaya daha yakın, konuları OECD konularından pek uzak bir ülke” statüsünden, “piyasa ekonomilerinin makroekonomik kurumlarını ve mikroekonomik kurallarını uygulamaya hamle yapan genç bir ekonomi” statüsüne geçiş yapıyor.

Raporun en belli başlı ve Türkiye’nin bugünkü ekonomik aktüalitesi açısından en önemli gördüğümüz bulgu ve mesajlarını dört ana nokta ve dördüncü noktanın dört alt başlığı şeklinde özetleyeceğim.

1)             Türkiye’de büyüme 2001 reformları sonrasında net bir şekilde yukarı doğru bükülen yeni bir patikaya oturdu. Bu büyüme hızlanmasını 2000-2001 krizinde kaybedilen üretim ve istihdamın tekrar geri gelmesi, ya da 2001 sonrasında hızlanan dış  sermaye girişlerinin suni olarak şişirdiği geçici bir süreç olarak görmüyoruz. Makroekonomik çerçevede sağlanan hakiki yenilenme ve bunun yarattığı nisbi güven  ve mikroekonomik çerçevenin iç ve dış yatırımlara  daha açık ve daha teşvik edici hale gelmesi bu yapısal hızlanmaya yol açtı.

2)             Bu hızlanmanın 2007 ortasından itibaren yavaşlamış olduğunu görüyoruz. Büyüme OECD standartlarına göre gene zayıf değil fakat oturmakta olduğu ritimde de değil. Bunu  büyümenin aşırı derecede iç talebe ve yetersiz derecede net dış talebe dayanmış olmasına, ve bunun sonucunda ortaya çıkan dengesizliği düzeltecek rekabet gücünün bütünüyle kazanılmamış olmasına bağlıyoruz. Türk ekonomisi 2001 sonrasında bir yandan toparlanırken bir yandan da dış ve iç piyasalarda çok daha düşük maliyetli ekonomilerin rekabetiyle karşı karşıya geldi ve bunu, kendi başarısının da bir ceremesi olarak, daha güçlü bir Türk Lirası altında yaşadı.  Bu çift baskı altında (yani ucuz maliyetli ülkelerin rekabeti ve reel döviz kuru değerlenmesi altında) ekonominin en zayıf ve verimliliği en düşük fakat çok işgücü istihdam eden sektörleri çok sıkıştı. Modern ve yüksek verimli sektörler ise bu baskılardan bir zarar görmedi ve üretim, ihracat ve istihdamlarını artırmaya devam ettiler.

3)             Üçüncü nokta cari açık  üzerine. OECD analizine göre hızlanan ve yatırım oranını artıran bir Türkiye ekonomisi, her halükarda, eskisinden yüksek bir cari açık verecektir. Dolayısıyla geleneksel (ve yakın tarihimizin doğruladığı) “cari açık oranı %4’ü aşarsa Türk ekonomisi bir süre sonra krize girer” kuralının artık tek başına geçerli olmayabileceğini düşünüyoruz. Fakat işin püf noktası,  ekonomi, eskisinden yüksek bir cari açığı, tam kapasite çalıştığı, rekabet gücünde geriye düşmediği, yüksek büyümeyi devam ettirdiği, yatırımlarını artırdığı takdirde kaldırabilir ve sürdürebilir. Böyle bir patika içerisinde zaten cari açığın finansmanı neredeyse otomatik olarak borç yaratmayan yabancı yatırımlara doğru kayacaktır ve bu ekonominin kırılganlığının aşırı dış borç yükü dolayısıyla artması engellenecektir.

4)             Türk ekonomisinin tekrar daha güçlü bir büyüme patikasına oturması için makroekonomik ve mikroekonomik çerçevesini güçlendirmeye devam etmesi çok yararlı olacaktır. Bu başarıldığı takdirde, son yıllarda sağlananan makroekonomik istikrara ve sanayi yapısındaki güçlenmeye göre geri kalan kredi derecesi ve pek yüksek olan risk primleri ve reel faizleri düzeltmeye başlayacaktır ve bu gelişme yatırımlara, istihdama ve büyümeye ek bir ivme kazandıracaktır diyoruz. Bu inceleme  için yaptığımız kantitatif bir analiz Türk ekonomisinin daha yüksek bir kredi notuna ve daha düşük risk primlerine kavuşmak için birçok temel koşulu yerine getirmiş olduğunu, fakat bunu perçinleyecek güven faktörünü tam olarak tesis edemediğini gösteriyor. Rapor bu güvenin sağlanması için – siyasi koşulların dışında— makroekonomik ve mikroekonomik çerçevenin güçlendirmeye devam edilmesinin önemini savunuyor ve dört konuyu Türk ekonomi politikasinin temel öncelikleri olarak tavsiye ediyor:

I.                    Makroekonomik çerçeveyi uzun vadeli, siyasi koşullardan mümkün olduğu kadar bağımsız, her türlü şüphenin üzerinde bir istikrara doğru yükseltmek için kamu mali sisteminde ek kurumsal tedbirler çok yararlı olabilir. Bunun iki önceliğinin: i) kamu sektörü hesaplarında tam şeffaflığa geçiş (genel kamu sektörü hesaplarını uluslararası standartlarda ve düzenlilikte yayınlama – Türkiye bunu 2009’da sağlamayı taahüt ediyor ve bu çok önemli bir adım olacak) ve ii) orta vadeli kamu maliyesi planlarını kantitatif çok yıllı harcama tavanlarıyla (ve şu anda da kullanılan) bir faiz dışı fazla hedefiyle sağlama bağlama olarak tavsiye ediyoruz.

II.                   Makroekonomik çerçevede kalıcı istikrarın ikinci ayağı parasal istikrar, yani düşük tek haneli enflasyona iniş. Bu konuda rapor, belki son zamanlarda yeterince vurgulanmayan, Merkez Bankasının bu hedefe yönelmede yalnız bırakılmamasının önemi üzerinde duruyor. Eğer Banka mevcut ekonomi politikasi ve sivil toplumun sosyal uzlaşma araçlarıyla aktif olarak desteklenirse, politika faizlerine fazla yüklenmemek için ek bir özgürlük alanı kazanacaktır. Aksi takdirde, artık ulaşılması elzem olan revize edilmiş enflasyon hedefinden şaşmamak için faizlere, rekabet güçüne ve ekonomiyi yavaşlatmaya daha fazla yüklenmek zorunda kalabilir. Para politikasının kredibilitesinin yeniden tesis edilmesi Türkiye için büyük öncelik ve konu bu kredibilitenin maliyetini –üretim, rekabet gücü ve istihdam açısından maliyetini— asgariye indirmek.

Türkiye’nin düşük enflasyon ve büyüme arasında bir açmaza düşmemesi mümkündür. Ancak bunun için tüm imkanların seferber edilmesi gerekiyor. Hükümetin ve sosyal tarafların (işçi ve işveren temsilcilerinin) ellerinde mevcut tüm araçlarla– buna kamu maliyesinin yukarıda belirttiğimiz biçimde sağlamlaştırılması ve özel sektörde ücret ve fiyat moderasyonu da dahil—düşük enflasyon hedefine destek vermelerinin önemini diğer OECD ülkelerinin de  deneyimleriyle vurguluyoruz. Eğer Türkiye bu açmaza girmemesini sağlayacak tedbirleri almayı başarırsa düşük enflasyon büyümenin ve rekabet gücünün önünde bir engel değil aksine temel bir destek  haline gelecektir.

III.         Türk ekonomisinin mikroekonomik çerçvesi için gündemde olan büyük ve hassas bir konu var. Ekonominin bugünkü dokusunda modern, kanun ve kurallara uyan, mali olarak şeffaf, sermaye piyasalarına ve profesyonel işgücüne ulaşan, rekabet gücü yüksek, önü açık kesim ile düşük verimli, resmi vergi, sosyal sigorta ve hukuki yüklerle başa çıkamayan, dolayısıyla mali olarak şeffaf olamayan enformel ekonomi ve bu iki dünya arasında son 10-15 yıldır çok gelişen orta boylu, çok girişimci, daha verimli, ihracat yapan, fakat ekonominin resmi çerçevede uyum göstermekte ve mali olarak tam şeffaf olmakta gene de belli bir zorluk çeken üçüncü bir ayak arasında derin bir farklılaşma var. Ekonomik dokuda böyle bir fragmantasyon ileri OECD ülkelerinde görülmüyor. Bu yapı ekonominin bütünün verimliliğini, rekabet gücünü,  sermaye ve nitelikli işgücü kaynaklarına ulaşma ve kalıcı istihdam yaratma kapasitesini kolaylaştırmıyor.

Rapor bu parçalanmanın aşılmasını ve ekonominin tümünün hukuki çerçeve ve mali şeffaflık içine alınarak verimlilik ve rekabet gücü artırıcı kaynaklara ulaşmasını Türkiye’nin temel mikroekonomik gündemi olarak öneriyor. Bu birleşmenin yapılabilmesi için hukuki ve mevzuat çerçevesinin daha hafif, küçük girişimlere açık, düşük verimli birimlerin de kanun içinde çalışmasına elveren bir basitleştirmesiyle sağlanmasını savunuyor. Böyle bir reform çerçevesi çalışanların ve tüketicilerin temel haklarını ve güvenliklerini hukuk şemsiyesi altına almalı ve sadece formel kesimde değil ekonominin ve toplumun bütününde uygulanmalı, fakat üretim ve istihdam yaratan şirketlerin yüklerini kanuni yaptırımlarla değil farklı verimlilik seviyelerine ve koşullarına uygun sosyal müzakereler yoluyla sağlamalı.  Başarılı OECD ekonomileri global rekabetin gerektirdiği esneklik ile sosyal hedefler arasındaki dengeyi bu şekilde sağlamaya çalışıyorlar ve bu yaklaşımın Türkiye’nin parçalı ekonomik dokusunda büsbütün faydalı hatta gerekli olduğunu savunuyoruz.Yakın dönemde bu tür bir gündemin hükümetce ve sivil toplum kesimlerinde benimsenmeye başladığının işaretleri var fakat bu doğrultuda çok daha fazla uzlaşma sağlamak ve adımlar atmak çok yararlı olacaktır.

IV.         Dördüncü ve son olarak, ekonomik dokumuzdaki farkların tam anlamıyla aşılabilmesi için aslında vazgeçilmez olan temel koşula, yani Türkiye’nin insan sermayesindeki uçurumların aşılması konusuna da değinmek istiyorum. Bu konu, 2006 OECD Türkiye İncelemesi’nin bütün bir bölümünde işlenmişti ve inceleme konunun kamu maliyesi boyutuna ışık tutmakla yetiniyor. Türkiye nüfusunun tümüne kaliteli eğitim vermeye daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Bugün OECD ve hatta diğer yükselmekte olan ülkeler arasında ilk, orta ve yüksek öğrenimde öğrenci başına “satınalma gücü paritesine göre” en az kaynak kullanan ekonomilerden biri olan Türkiye’nin bu alana daha fazla kaynak kaydırması gerekiyor. Bu durum Türkiye’de kamu maliyesi reformlarının sadece harcamaları sınırlamak değil harcamaların dağılımında stratejik önceliklendirmeler sağlamak durumunda olduğunu ortaya koyuyor. Benzer gereksinimleri büyüme ve sosyal ve bölgesel gelişme için esas olan sulama, enerji ve diğer altyapı yatırımları için de görüyoruz. Türkiye bu doğrultuda adımlar atıyor fakat diğer OECD üyesi ülkeler gibi kamu maliyesi reformlarının kısa dönemli makroekonomik ve uzun dönemli stratejik hedeflerini birlikte oluşturmaya ve uygulamaya devam etmesi gerekiyor.

ÖNEMLİ: “Analizler” diğer kişi ve kuruluşların yaptığı yorumlardır. EurActiv.com.tr, tarafsız bir platform olarak kendi görüşünü belirtmez. “Analizler” kısmındaki herhangi bir dokümanda yer alan fikirler, yazara aittir.

© EurActiv 2003-2008.