Türkiye’deki politik belirsizlik, AKP’ye 14 Mart 2008 tarihinde açılan kapatma davasından daha öncesine dayanıyor. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Temmuz 2007 tarihinde genel seçimler yapıldı. Seçimlerin ardından AKP, %47 oy oranıyla iktidara geldi. Gül’ün cumhurbaşkanalığına yönelen tepkiler, Gül’ün esnek ve uzlaştırıcı tavrı sayesinde zamanla azaldı.
Başbakan Erdoğan da seçim sonrası yaptığı konuşma ile gerginliklerin azalmasına katkı sağladı. Erdoğan konuşmasında Türk Toplumu’nun partisine oy vermeyen bütün kesimlerine saygı duyulacağını açıklamıştı. Seçimin ardından kısa bir süre sonra AKP insan hakları ve özgürlükleri genişletmesi planlanan yeni taslak “sivil” anayasa üzerinde çalışmaya başladı. Anayasa taslağının hazırlanma sürecinin gizli bir şekilde ilerlediği ve kamuoyunda çok az tartışıldığı yönünde yoğun eleştiriler gelsede; 1982 Anayasası’nın ardından demokratikleşme doğrultusunda atılan olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.
Anayasa projesi 2008’in başlarında askıya alınmasını, MHP’nin başörtüsünün Anayasa değişikliği ile serbest bırakılmasına yönelik teklifi takip etti. AKP hemen MHP’nin bu teklifine ortak oldu. İki partinin hazırladığı teklif daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi. Başörtüsü yasağının üniversitelerde kaldırılması geçekten gerekli ve olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir. Bazı özgürlüklerin diğerlerinden daha önemli olduğu yanılgısı yaratılmaması için başörtüsü ile ilgili düzenleme daha büyük bir anayasal düzenlemenin parçası olmalıdır. Başörütüsü ile ilgili girişim Türkiye’de tansiyonun yükselmesine neden olarak; bazı çevrelerin AKP’nin Türkiye’yi İslamlaştırmaya çalıştığı doğrultusunda endişelenmesine neden oldu. Türk medyasında parti otoritelerinin de cesaretlendirmesiyle günlük hayatın giderek İslami yaşam tarzına göre şekillendiğine dair raporlar yayınlanmaya başladı.
AKP, artan tansiyonu düşürmek için çok az çaba sarfetti. Hatta bazı durumlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmalarla tansiyonu daha da artırdı. Erdoğan, 1 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı konuşmada Türk kadınlarının en az üç çocuk doğurması gerektiğini söyledi. Aynı zamanda Hükümet, kendisine karşı eylemlerde bulunmayı planlayan “Ergenekon” çetesi ile uğraşmak zorunda kaldı. Soruşturma kapsamında AKP’ye karşı güçlü muhalefet yürüten önemli bir gazetecide göaltına alındı. Bu yüzden soruşturmanın muhalif sesleri bastırma gibi bir amacı olduğu konusunda endişeler arttı. Politik rahatsızlık, Anayasa Mahkemesi’nde AKP’ye açılan kapatma davası ile doruk noktasına ulaştı. Anayasa Mahkemesi, dava nedeni olarak gösterilen “AKP’nin laikliğe karşı yürütülen aktivitelerin merkezi haline dönüştüğü” savını oybirliği ile kabul edildi. AKP ise ilk savunmasını 30 Nisan 2008 tarihinde verdi. AKP, davanın politik bir içerik taşıdığını, hiç açılmaması gerektiğini ileri sürdü. Davanın en erken Temmuz 2008’te, en geç Mart 2009’daki yerel seçimlerden önce kesinleşmesi bekleniyor.
Kapatma davası kısmen laik düzenin bu sefer de adalet yoluyla AKP’yi dağıtma çabası olarak görülebilir. Kapatma davasına giden yol, biraz da ülkeyi yönetme konusunda kesin bir genel strateji üretememiş gibi gözüken AKP tarafından da döşendi. Bu, davayı haklı çıkarmasada AKP’nin bu başarısızlığının yarattığı hayal kırıklığı Türk Toplumu’nun bir kesiminin davayı desteklemesine neden oldu. Gerçekten de AKP, hükümetteki ilk döneminde gerçekleştirdiği reformlar sayesinde kazandığı liberal kesimin desteğini de kaybetmeye başladı.
AKP, ilk kez hükümete geldiğinde AKP’ nin başarısı reformcu güçlerin, sert devlet düzenine ve statükocu partilere karşı bir zaferi olarak yorumlanmıştı. İlk kez hükümete gelen AKP, özellikle ilk dönemde Kopenhag Kriterleri’ni karşılamak adına demokratik reformlar yönünde önemli adımlar attı. Fakat 2005 yılından başlayarak reform süreci önemli ölçüde yavaşladı. Böylece hem AB çevrelerinde hem de Türkiye’deki reformist güçler arasında hayal kırıklığı oluştu. AKP, Türkiye’deki statükocu güçleri teskin eder bir tavıra büründü. Örnek olarak, “Türklüğe, Cumhuriyet, parlamento ve devlet kurumlarına” hakareti cezanlandıran 301. madde veya Kürt sorununun çözülmesi reformaların gerçekleştirilmesi doğrultusunda gösterdiği isteksizlik verilebilir. Bu sayede AKP, reformları yavaşlatmakla kalmadı, ulusalcı devlet yapısına karşı önemli ödünler verdi. Bunların da ötesinde AKP, yerel ve merkez parti otoritelerinin toplumun İslamlaştırılması iddialarına karşı yeteri kadar sağlam yanıtlar veremedi. Kapatma davasından önce ortaya çıkan başörtüsü tartışması, İslamlaştırma iddalarının dönüm noktası oldu. Fakat başörtüsü tartışmaları olmasaydı dahi, dava büyük ihtimalle açılacaktı. Yine de başörtüsü tartışması davanın iddialarını güçlendirici rol oynadı.
Davanın açılması ironik olarak AB-Türkiye ilişkilerinin tekrar gündeme oturmasını sağladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Olli Rehn Nisan 2008’de Türkiye’yi ziyaret etti. AB tarafından gelen mesajlar açıktı. AB, kapatma davası hakkındaki endişelerini ve davanın Aralık 1999’da oluşturulan Venedik Komisyonu kriterlerine göre yürütülmesi beklentisini iletti. Venedik Komisyonu kriterlerine göre bir parti ancak “şiddet çığırtkanlığı yaptığı veya şiddeti politik bir araç olarak kullanarak demokratik anayasal düzeni değiştirmeye çalıştığı zaman” kapatılabilir.
Venedik Komisyonu kriterleri, AKP’nin kaptılmasını haklı göstermemektedir. Yine de tahminler Anayasa Makemesi’nin AKP’nin kapatılması doğrultusunda karar alacağı yönündedir. Bir partinin kapatılması, için Anayasa Makemesi’nin onbir üyesinden en az yedisinin oyu gerekiyor. Eğer parti kaptılacak olursa, AKP, büyük ihtimalle tekrar farklı bir isim altında kurulabilir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ise politik yasak getirilebilir. AKP, zayıflayabilir ama tekrardan seçimleri kazanabilir. Yine de böyle bir kararın, götürüsü yüksel olabilir. Türkiye, politik ve ekonomik olarak istikrarsız bir döneme girebilir. Türkiye’nin AB ile ilişkileri de zarar görebilir, hatta kararın yasal zeminine ve üye ülkelerin yaklaşımına göre müzakere başlıkları da askıya alınabilir. Ayrıca AKP’yi demokratik yollarla iktidara gelmiş “Müslüman demokratik parti” olarak gören Türkiye’nin güneydeki komşularında da hayal kırıklığı yaratabilir.
Kapatma lehine alınabilecek herhangi bir karar büyük ihtimalle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) de taşınacak. Refah Partisi’nin kapatma davası hariç daha önceki kapatma davalarında AİHM, kararları geri çevirdi. Yine de Anayasa Mahkemesi, AİHM’den geri dönen davaların hiçbirisini yeniden görüşmedi. Yalnız şunu hatırlamak gerekir ki AKP’ye açılan davadan önceki davalar 2004 yılında 90. madde’ye yapılan değişiklikten önce gerçekleşti. Yapılan değişiklik ile 90. Madde, İnsan Hakları Avrupa Konvansiyonu’nu Türk Hukuku’nun da üstünde kabul ediyor. Böylece alınacak herhangi bir kapatma kararını AKP, AİHM’ye taşıyabilir ve Anayasa Mahkemesi parti kapatma davaları açısında Anyasa’yı gözden geçirebilir.
Olası kapatma kararının ülkede ekonomik ve politik dengesizlik yaratacağı beklentisi yüzünden Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası alehine karar verme ihtimalini de tamamen dışlamamak lazım. Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmamaya karar verirse; AKP için demokratik reformları yoluna sokma ve Avrupa ile ilişkileri toparlama şansı doğabilir. AKP ayrıca taslak Anayasa değişikliğini de tekrar gündeme getirerek; kamuoyu tartışmasına açabilir. Bu sayede AKP, desteklerini kaybetmeye başladğı liberal kesimi ve AB’deki endişeli dostlarını da geri kazanabilir. Ama şu an da Başbakan Erdoğan, politik tansiyonu yükselticek bu gibi adımları atmaktan kaçınıyor. Bunun da ötesinde 301. madde’ye yapılan kozmetik değişiklik sadece AB’nin kapatma davasına karşı verdiği desteği sürdürmesini sağladı. Ayrıca 1 Mayıs olaylarında aşırı polis gücü kullanımı hükümetin demokrasiye olan bağlılığı üzerinde şüpheler doğmasına yol açtı. Eğer Erdoğan kapatma davasından kurtulabilirse yerleşik düzenle arasını düzeltmeye çalışacak. Bu da ülkedeki demokrasinin gelişmesi açısından fazla umut vaad etmiyor.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı ne olursa olsun, Türk politikası açısından yeni bir dönemin başlangıçı olacak. Türkiye’ye hakim olan politik tıkanıklıktan ancak bütün taraflar arasında bir uzlaştırıcı bir hava yaratıldığı takdirde kurtulanabilecek. Ancak hükümetin demokratik meziyetlerinin sorgulandığı ve muhalefetin ekonomik ve politik anlamda alternatif üretemediği ve adalet sisteminin de yerleşik bürokratik düzenden kendini kurtaramadığı bu ortamda uzlaşı sağlanması uzak bir ihtimal gibi gözüküyor.
ÖNEMLİ: “Analizler” diğer kişi ve kuruluşların yaptığı yorumlardır. EurActiv.com.tr, tarafsız bir platform olarak kendi görüşünü belirtmez. “Analizler” kısmındaki herhangi bir dokümanda yer alan fikirler, yazara aittir.



