Şu Bizim Bizans, Theodora ve yeni çıkacak Konstantin kitaplarının yazarı Radi Dikici (Fotoğrafta Ayasofya önünde), Euractiv.com.tr okurları için 2010 İstanbul Kültür başkenti kutlamaları çerçevesinde bir kültür turunu kaleme aldı. Radi Dikici ile "İmparatorların ve Sultanların Gözünden" bir "İstanbul kültür tarihi gezintisi" sunuyoruz.
İMPARATORLARIN VE SULTANLARIN GÖZÜYLE İSTANBUL
Radi DİKİCİ
İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olarak 2010 yılı boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanacak. İstanbul’u ziyaret edecek yerli, yabancı kişi ve kuruluşlar için, gezilip görülecek yerleri biraz farklı şekilde anlatmak istedik.
İstanbul deyince aklıma nedense önce Ayasofya geliyor.
Ayasofya, 532 yılındaki Nika İsyanı sırasında yandığı için İmparator Justinian (Jüstinyen) (482-565) tarafından 532-537 yılları arasında dünyada bugüne kadar benzeri olmayan bir eser olarak inşa edildi. Hakkında çok yazı ve kitap yazıldı. Biz ise ona başka gözle, Justinian’ın gözüyle bakacağız. Siz önce Ayasofya’ya aynen Justinian’ın yaptığı ve beş yıl boyunca her gün Büyük Saray’ın penceresinden baktığı gibi önce dışarıdan bakın ve ululuğunu içinize sindirin. Sonra ne olursa olsun Justinian gibi Ayasofya’ya “İmparatorlar Kapısı”ndan girin. Onun “İşte şimdi Solomon seni geçtim” dediğini aklınıza getirerek bu muhteşem eseri gezin.
Geziniz bitince sizi bekleyen eserleri sıraya koyun. Önce Ayasofya’nın giriş kapısının 50 m kadar uzağında bulunan, (bunun için Divanyolu Caddesi’ni geçmeniz lazım) ve Roma İmparatorluğu’da en az birkaç yüzyılı boyunca, dünyanın merkezini işaret eden (0 km noktası), Büyük Konstantin (275-337) tarafından getirilen mütevazi görünümlü “Milion Taşı”na mutlaka bakın. Sonra hemen yakınındaki “Mozaik Müzesi”ni ziyaret edin. Orada Büyük Saray’ın en az bin yıllık taban moziklerine bakmak sizi heyecanlandıracaktır. Bu ara Divanyolu Caddesi’nin Mesē adıyla Büyük Konstantin tarafında yaptırıldığını ve yaklaşık 1700 yıldır kullanıldığını unutmayalım.
Hipodromda çığlıkları duydunuz mu?
Biraz daha yukarı yani batıya doğru yürüyüp Sultanahmet Meydanı’na gelin. Sizi önce İmparator Septimus Severus (145-211) tarafından başlanan ve Büyük Konstantin tarafından tamamlanan Hipodrom’un Spina bölümünde yer alan Mısır’dan getirilen Dikilitaş ve Yılanlı Sütun (Delphi Tripod) karşılayacaktır. O zaman, tarihte Hipodrom’da yaşanan en büyük dramı hatırlayacak, İmparatoriçe Theodora sizin kulaklarınız çınlatacaktır.
Nika isyanı sırasında kaçmayı düşünen kocası Justinian’a dönüp, “…kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir. Ben burdayım, erguvan renkli pelerinim bana kefen olacaktır,” dedikten sonra zamanın en ünlü komutanları Belisarius ve Mundus’a Hipodrom’da toplanan 30 bin isyancıyı 19 Ocak 532 Pazartesi günü öldürme emrini verdiğini hatırlayacak ve belki de ölenlerin çığlıklarını duyar gibi olacaksınız.[1]
Uzaklaşmadan hemen çok yakındaki Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmek en akıllıca yoldur. 1462 yılında Fatih tarafından başlanan 1472’da tamamlanan bu İmparatorluk Saray’ı daha sonra birçok padişah tarafından eklenen bölümleri ile Osmanlı’nın ihtişamının göstergesidir. Hele Hazine Dairesinde “Kaşıkçı Elması” gözlerinizi kamaştıracaktır. Ancak Topkapı Sarayı surlarının içinde kalan ve bugün müze olarak korunan Aya İrini’yi de ziyaret etmek şarttır. Büyük Konstantin tarafından yaptırılan kilise 532 yılında Nika İsyanı sırasında yanmış ve Justinian tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Hiçbir zaman camiye çevrilmediği için orijinal halini günümüze kadar korumuştur.
Vaktiniz varsa, Ayasofya’ya çok yakın olan, 542 yılında İmparator Justinian tarafından İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan Yerebatan Sarnıcı’na girmek sizi yine şaşırtacaktır.
Mavi Cami'nin büyüsü
Sultanahmet Meydanı’na geldiğinizde sizi Blue Mosque, yani Sultanahmet Camii karşılayacaktır. Büyük Saray’ın yerine yapılan cami için, Sultan I.Ahmet’in sadrazamı Kuyucu Murad Paşa ve devlet ileri gelenleri hazinenin zor durumda olduğu için inşaata itiraz edince, “Biz ki cihan padişahıyız, mülkümüz içinde bulunan Ayasofya gibi ulu bir eser yaratmaya herzaman devletimizin yeterli kaynağı olacaktır,” diyerek çıkıştığını sanki hissedecek ve içine girdiğinizde 1616 yılında tamamlanan bu muhteşem yapıyı gezerken padişaha hak vereceksiniz.
Dinlenmek ve hatta öğle yemeğini yemek için biraz ara verdikten sonra unutmayın daha çok yolunuz var.
Sizi bir taşıt alıp İstanbul Surları’na götürecektir. Yedikule'den sağa dönünce ilk görmeniz gereken “Altın Kapı” dır. 16. Yüzyıl boyunca ayakta kalan ve kaderine terkedilmiş gibi görünen bu kapıyı bakarken, zafer kazanarak Constantinople’a dönen birçok Bizans imparatorunun bu kapıdan kendisini heyecanla karşıyan halkı nasıl selamladığını anımsamanız mümkün olacaktır.
Ama hepsinden önemlisi Roma-Bizans İmpararatorluğu’nun gelmiş geçmiş en büyük komutanı olan Belisarius’un Vandal’ları yendikten sonra, Vandal hazinesi ile 8 Haziran 534 Cuma günü bu kapıdan içeri girerken çok düşünceli olduğunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Çünkü o İmparatoriçe Theodora’nın kendisini hiç sevmediğini bilmektedir. Onca zafere rağmen nasıl karşılanacağı konusunda hiçbir fikri yoktur.
Fatih atıyla bu surların önünde dolaştı
Yolumuza devam ettiğimizde Edirnekapı’ya (Charisius) varacaksınız. Batıda yazılı kitapların çoğunda, 413-437 yılları arasında İmparator II.Theodosius tarafından yapılan surlar yıkıntı halinde gösterilmektedir. Halbuki Theodosius Surları’nın çok önemli bir kısmı orijinaline sadık kalınarak son 15 yıl boyunca restore edilmiştir. Bunu Edirnekapı’dan şehre girene kadar olan bölümde görebileceksiniz. Tabii bu ara 1453 yılının Mayıs ayında bu bölgenin Fatih’in toplarıyla dövüldüğünü, Sultanın 29 Mayıs Salı günü atının üzerinde surlar boyunca askerlerini yüreklendirmek için sürekli dolaştığını, aynı gün son Bizans İmparatoru XI.Konstantin Palaeologus Dragaş’ın (1404-1453) yine aynı surların üzerinde savaşarak can verdiğini unutmamak lazım.
İçeri girdiğiniz önce yine özellikle Ayvansaray bölgesinde bulunun ve genellikle Komnenos’lar zamanında artık imparatorluk sarayı olarak kullanılan Blachernae Sarayı’nı ziyaret etmek gerekmektedir. Dış cephesi son iki yıldır restore edilen sarayın içinin restorasyonu henuz tamamlanmamıştır. Özellikle sarayın cephesindeki işçilik dikkat çekicidir.
Belki sarayı gezerken son imparator XI.Konstantin’in 28 Mayıs gecesi saraya geldiğinde vedalaşırken, “Sizi kırdıysam özür dilerim,” deyişini duyar gibi olacaksınız.
Yola devam edince, yine saray kompleksi içinde bulunan ve restorasyonu süren Anemas Zindanı’na girmelisiniz. Zindan’ın daha ilk girişinde, sadece tepesindeki bir delikten ışık alan bir taş odaya kardeşi tarafından tahttan indirilip gözleri kör edilen İmparator İsaak Angelus’un (1156-1204) taş duvarlardan yansıyan çığlıkları sizi ürpertecektir.
Kariye mozaikleri bir gün ister
Bu bölge baştan aşağı Bizans eserleri ile doludur. Ondan sonra Kariye Müzesi'ne (Saint Savior in Chora) gitmek gerekir. 5. Yüzyıldan kalma bir kilise olan Chora, dönemin ünlü devlet adam Theodoros Metokhites tarafından 1316 yılından başlayarak restore edilip içi muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. Ancak bu müzenin içindeki dünyanın en bu güzel mozaik freskoları iyi izleyip sindirebilmek için bir gün ayırmak gereği vardır.
Bugün hiçbir izi kalmadığı halde Kutsal Havariler Kilisesi’ni de anmak gerekir. Büyük Konstantin tarafından yaptırılan Kilise’nin en önemli özelliği Roma İmparator ve İmparatoriçelerinin gömüldüğü mekân olmasıdır. Kilisenin bulunduğu yerin biraz gerisinde Fatih Camii ve Fatih’in türbesi vardır.
Yine yolunuz üzerinde, her biri Roma-Bizans dönemi eseri olan, sırasıyla hepsi restore edilerek mükemmel bir hale getirilen St. Mary Pammakaristos (Fethiye Camii) Kilisesi’ni, minik ama orijinal yapısıyla sevimli St. John Trullo Kilisesi’ni(Ahmet Paşa Mescidi), St. Theodosia Kilisesi’ni (Gül Camii), Vatan Caddesi’ne indiğinizde halen cami olarak kullanılan Constantin Lips’i yani Fenari İsa Camii’ni, yolunuzun devam ettiği Unkapanı’na doğru giderken, birkaç imparatorun gömülü olduğu St Savior Pantocrator Kilisesi’ni (Zeyrek Camii) daha sonra Laleli’ye varıp bir pasajın içinde geçerek yine Myrelaion’u (Bodrum Camii), çok yakınındaki St Savior Akataleptos Kilisesi’ni (Kalenderhane Camii) –Buraya geldiğinizde karşınıza, İstanbul’a su taşımak için kullanılan Valens Su Kemeri çıkacaktır- ve neredeyse başladığınız noktaya gelip Küçük Ayasofya Caddesi’ne ulaştığınızda (restorasyonu 2009 yılında tamamlanan) St Sergius Bacchus Kilisesi’ni (Küçük Ayasofya Camii) ziyaret edebilirsiniz. Bunlar dışında halen kilise veya cami olarak kullanılan 16 daha eser vardır ki, hepsi de ayrı bir dönemin özelliklerini taşımaktadır.
Koca Sinan'ın olgunluk eseri: Süleymaniye
İstanbul’da mutlaka son noktayı, İstanbul’un tepelerinden birininin üzerine inşa edilen Süleymaniye Camii ile noktalamak gerekmektedir. “İstanbul deyince aklıma Koca Sinan gelir/ On parmağı on ulu çınar gibi on yandan yükselir…” demiş şair Bedri Rahmi Eyüpoğlu. (Yukarıda yazımıza girerken bu şiirden esinlendik)
Devrin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566), 1549 yılında o sırada 60 yaşında olan Mimar Sinan’ı (1489-1588) huzura çağırır. “Bak ağa,” der, “senden öyle bir eser isterim ki, bugüne kadar pederim Sultan Selim zamanındaki yaptıkların dahil ve hatta Rum (Roma) döneminin eserleri bile (Ayasofya’yı kastetmektedir) onunla boy ölçüşemesin.”
Aradan bir yılı aşkın süre geçince padişahın huzuruna çıkan Mimar Sinan Süleymaniye Camii’nin projeleri ile huzura çıkar. Padişah çok beğenir “Yarından tez başlansın. Gözüm üzerinde olacak ağa. Her zaman orada olup takip edeceğim,” der.
1551 yılında başlanan ve 1558 yılında biten Süleymaniye camii gerçekten muhteşem bir eser olur. İnşa edilen sadece cami değildir. Osmanlı usulüne göre cami kompleksi içinde medrese, kütüphane, hastane, imarethane ve hamam vardır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’a yüzlerce eser kazandırılır. Ancak bunlar başka bir yazının konusu olmak üzere, gezimize burada nokta koymak doğru olur.
Radi Dikici kimdir?
Dokuz yıl İstanbul Sanayi Odası Meclis üyeliği yapan ve daha önce çeşitli gazete ve dergilerde ekonomik ve politik konularda yazıları ve incelemeleri çıkan Radi Dikici’nin yabancı yazarların gözü ile bilmediğimiz bir İstanbul’un anlatıldığı “Bu Şehr-i Stambul ki- Osmanlının İstanbul Macerası 1453-1924”, biyografik bir eser olmakla beraber Türk musikisinin 75 yıllık hikâyesinin de anlatıldığı “Cumhuriyet’in Divası-Müzeyyen Senar”, bu topraklarda hüküm sürmüş ve dünyaya hakim olmuş bir imparatorluğun 1123 yıllık tarihinin anlatıldığı “Şu Bizim Bizans (Byzantium 330-1453)” ve yarı belgesel bir roman niteliğinde olan “Theodora” adlı kitapları yayınlanmıştır.
“İmparator Büyük Konstantin, Helena ve Fausta ” adlı romanı ise yazarın beşinci kitabı olarak bu yıl yayınlanacaktır.
[1] Theodora, Radi DİKİCİ, sayfa 219
