Avrupa Birliği ortak pazar kurallarına göre, sermaye ve işgücü hareketinin önünde engel bulunmaması gerekiyor. 27 AB üyesinde iş şartlarının genel anlamda aynı olması da bir diğer gereklilik. Ortak rekabet kuralları bugün AB anayasası niteliğini taşıyor ve bu kuralların denetimi Komisyon’un elinde bulunuyor.
Fakat küresel ekonomik krizin ardından, İngiltere’de yabancı işçilerin istihdamına karşı düzenlenen gösteriler; Fransa’da otomotiv sektörüne verilen destek, spanya’da tüketicilerin İspanyol mallarını satın almalarına yönelik uyarılmaları gibi gelişmeler Avrupa’da korumacılık rüzgarlarının esmeye başladığının işareti olarak değerlendiriliyor. Her ne kadar ticari engeller geliştirilmesi uzak bir olasılık olsa da, devletlerin bankacılık sektöründeki artan rollerinin yeni bir ekonomik milliyetçilik modelinin ufukta olabileceğine yönelik endişelere yol açıyor.
İngiltere Ekonomiden Sorumlu Bakanı Mandelson, “korumacılık ekonomik resesyonu, depresyona çevirir” uyarılarında bulunsa da, korumacılığın ucuz işgücünü sona erdireceğini ve büyümeyi destekleyeceğini savunan ekonomistler de var.
Geçmişe baktığımızda, ekonomistler korumacılık önlemlerinin 1930’lu yıllarda yaşanan krizi daha ciddi boyuta taşıdığını ifade ediyorlar. Dönemin ABD Başkanı Hoover’ın, 17 Haziran 1929 tarihinde, ABD’ye ithal edilen bazı ürünlere yönelik gümrük vergilerinin artırılmasını içeren anlaşmayı imzalamasının ardından, dünya genelinde korumacılık önlemleri artmaya başlamış, ithal ürünlerin fiyatları yükselişe geçmişti. Ülkeler rekabetçi olabilmek için devalüasyona gitmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine para birimlerine yönelik güven azaldı ve dünya ticareti zor bir döneme girdi.
Bugün her ne kadar AB hükümetleri kendi vatandaşlarını küresel krizin etkisinden korumaya çalışsalar da, ticari korumacılık önlemlerinin geri gelmesi mümkün görünmüyor. Bunun başıca nedeni ise bir yandan Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer yandan ise AB’nin gümrük vergilerinin yükseltilmesini engelleyen kuralları. Fakat, farklı ekonomik milliyetçilik modellerinin gündeme geldiği de bir gerçek.
Finansal korumacılık
Korumacılık modelleri arasında en tehlikeli olarak değerlendirilenlerden birisi finansal korumacılık. Hükümet yardımlarının ardından daha ulusal bir yaklaşım içine giren bankalar, kendi ülkelerine geri dönüyorlar. Bazı bankalar, hükümetleri tarafından kendi ülkelerinde yatırım yapmaya zorlanıyorlar. Uluslararası bankaların yabancı ülkelerdeki faaliyetlerini durdurmaları, kredi krizine neden olurken, fon bulmakta zorlanan reel sektörlere yönelik kurtarma planlarının da gündeme gelmesine neden oluyor. Finansal korumacılığın yaratacağı sonuçların AB için siyasi, ekonomik ve yasal açıdan önemli bir test niteliği taşıyacağını belirten uzmanlar, özellikle bankacılık sektöründe entegrasyonun sağlanamamış olmasının AB’ye büyük zarar vereceğine dikkat çekiyorlar. Korumacılık baskılarının AB ve özellikle Euro bölgesi için ciddi bir tehdit olduğu Avrupa Merkez Bankası tarafından da çok kez ifade edilmişti. Bu noktada uzmanların gündeme getirdikleri soru şu: “Gerçekten finansal korumacılık mı yaşıyoruz, yoksa bankalar kredilerini mi sınırlıyorlar?” Avrupa Uluslararası Ekonomi Politikaları Merkezi Başkan yardımcısı Razeen Sally her iki durum da söz konusu. Sally bazı bankaların finans krizinden yararlanarak finansal korumacılık yaptıklarını söylüyor.
Finasal korumacılık tehdidinin en fazla yaşandığı bölge ise doğu ve güney Avrupa ülkeleri. Bu ülkelerde yaşanan en büyük endişe bankaların sermayelerini geri çekebilecek olmaları. Özellikle eski komünist ülkeler bu endişenin en yoğun yaşandığı yerler. Uluslararası bankalara fonlarını kaçırmamaları için yerel yardımlar bile yapılıyor.
Diğer sektörler de korumacılık önlemlerine açık
Finansal korumacılığın yarattığı bir diğer tehdit ise, devlet yardımlarının bankacılık dışındaki sektörlere yönelmesi. İsveç’in otomotiv sektörüne yönelik hazırladığı kurtarma paketi; Fransa’nın otomobil üreticilerine 6 milyar Euro destek sağlaması ve bunun karşılığında istihdam ve üretimlerini dışarı taşımamalarını istemesi; İtalya’nın zarar eden havayolu şirketi Alitalia’yı yabancılara kaptırmaması; İspanyol hükümetinin vatandaşlarını İspanyol malı tüketmeye davet etmesi; İngiltere’nin yabancı işçilerin istihdamına tepki göstermeye başlaması korumacılık uygulamalarından bazıları.
Korumacılık önlemleri dünya ticaretinin 728 milyar dolar daralmasına yol açabilir
Gümrük vergilerinin ve devlet yardımlarının azaltılmasına yönelik Aralık 2008’de gerçekleştirilen Doha Turu toplantılarında bir sonuca varılamadı. Toplantılar ABD Başkanı Baracak Obama döneminde bir kez daha gerçekleşecek. Uluslararası Gıda Politikaları ve Araştırmaları Kurumu (International Food Policy and Research Institute) tarafından yapılan bir çalışmaya göre, anlaşma sağlandığı durumda, dünya ticaretinde 336 milyar dolarlık bir artış yaşanacak. Fakat başarısızlık durumunda, korumacılık önlemleri dünya ticaretinin 728 milyar dolar boyutunda daralmasına yol açabilir. Azmanlara göre Avrupa’da korumacılığın yükselişe geçişinin ne kadar ciddi olup olmadığını, dünya genelindeki politikalar ve öncelikle ABD’nin tavrı belirleyecek.
Bu arada ,krize karşı önlem almak amacıyla Temsilciler Meclisi’nde geçen hafta kabul edilen ve halen Senato'da tartışılmakta olan 825 milyar dolarlık teşvik paketinde yer alan ‘Amerikan Malı Alın’ söylemi AB başta olmak üzere ABD’nin tüm ticari ortakları arasında tepkilere neden oldu. Avrupa Birliği ve Kanada Kongre'ye gönderdikleri mektuplarda, kamu işleri projelerinde ABD demiri, çeliği ve mamul mallarının kullanılması öngören bu maddenin kaldırılmasını talep ettiler. Başkan Obama, ise ekonomik teşvik paketindeki "Amerikan malı alın" söylemini değiştirmeye çalışacağını, dünya ticaretinde düşüş olduğu bir dönemde, ABD’nin sadece kendisi ile ilgileniyormuş mesajı vermesinin yanlış olacağını kaydetti.
Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ise 2008 yılının son AB zirvesinin ardından, küresel ekonomik krize yönelik “Ya birlikte yüzeceğiz ya birlikte batacağız" yorumunu yapmış ve korumacılığa karşı olduğunu şu şekilde ifade etmişti: "Oluşturduğumuz 'AB Kurtarma Planı' kısa vadede aksiyomu ve daha geniş bir çerçevede ulusal düzey ve uluslar üstü kurumsal düzeyde işbirliğini ve koordinasyonu hedefliyor. İhtiyacımız olan şey, toplumun en savunmasız kesimini koruyacak ve kollayacak ulusal ve uluslararası desteği sağlayabilmektir. Krizden çıkışın şimdilik bir yolu özel ve devlet sektörünün ortak hale gelmesi olarak gözükse de biz desteğe 'evet' ama korumacılığa 'hayır' diyoruz. Yaşanan kriz korumacılık politikalarının yeniden hortlamasına bir mazeret olmamalıdır."
Küresel kriz sonrasında ortaya çıkan ulusalcı yaklaşımlar ve korumacılık önlemleri Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nun da gündem maddelerinden birini oluşturdu. Liderler korumacılığın tehlikelerini gündeme getirseler de, uygulamalar şu an için bu yönde ilerlemiyor. Her hükümet öncelikle kendi ekonomisini, kendi şirketlerini ve kendi işçilerini korumayı tercih ediyor.
Şimdi gözler Nisan ayında gerçekleşecek G20 zirvesinde. Zirvede korumacı uygulamaların önlenmesine yönelik kararlar alınması bekleniyor.


