Avrupalı kimliği ile ilgili tartışmalar genişleme ve Anayasa Antlaşması çerçevesinde yoğunlaşmaktadır. “Çeşitlilikte Birlik” parolasının AB’nin hedefini tanımlayan en iyi açıklama olarak görülmesine rağmen bu açıklamanın nasıl algılanması gerektiği ile ilgili fikirler büyük farklılıklar göstermekte.
Son gelişmeler ve atılacak adımlar:
- 18-19 Kasım 2006’da Brüksel’de Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi tarafından “Avrupalı Kimliği” üzerine bir konferans düzenlendi.
Arka Plan:
Avrupalı kimliği ile ilgili çoğu tartışmanın çıkış noktası, politik toplumun bütünlüğünü garanti altına alabilecek, eylemlerine yol gösterecek ve politik topluma meşruluk ve anlam kazandıracak değerler birliğine ve referanslara ihtiyaç duyduğu fikridir.
1989’da Doğu Avrupa’da Kominizmin yıkılması ve 1992’de Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği’nin kurulması bir çok alanda Avrupa Toplumu’nu yeni ve daha güçlü yetkilerle donatmıştır (ör. Dışişleri alanı, güvenlik ve savunma). Ayrıca iki eski ve önemli soru yeniden akıllara takılmaya başlamıştır: AB sınırlarının ve vatandaşlarının gözündeki Birlik’in politik meşruluğunun tanımlanması- bütün avrupalıları birleştiren ve Topluluğu birarada tutan bir “yapıştırıcı” olması.
Şimdiye kadar AB’nin kimliği çoğunlukla politik olarak tanımlandı. Antlaşmalara göre AB, “özgürlük, demokrasi, insan haklarına saygı ve temel haklar ile hukukun üstünlüğü” ilkeleri üzerine kuruldu (AB’yi Kuran Antlaşma, 6. Madde). Eğer bu ilkeleri herhangi bir üye ülke ciddi bie şekilde ihlal etme tehlikesi varsa, o ülkenin üyelik haklarının bir kısmı askıya alınabilir (ayrıca bakınız EurActiv, 13 Ocak 2006, İng.). “Çeşitlilik içinde Birlik” ilkesiyle ilintili olarak, Birlik, “ortak kültürel mirasını öne çıkarırken” sahip olduğu kültür çeşitliliğini de teşvik etmektedir (Avrupa Topluluğu’nu Kuran Ant. Madde 151).
Bunun da ötesinde AB, İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerin Korunması için Avrupa Konvansiyonu tarafından garanti altına alınan temel haklara saygı duymaktadır. Eğer Anayasa Antlaşması onaylanırsa; Birlik’in Temel Haklar Bildirgesi de korumayı daha da güçlendirecektir.
Yeni bir üyenin katılımına atıfta bulunularak yapılan tanımda, herhangi bir “Avrupa devleti” üyelik için başvurabilir denirken, “Avrupa”nın sınırları tarif dışı bırakılmıştır (AB’yi Kuran Antlaşma, Madde 49 ). Buna ek olarak aday ülkenin oturmuş ve demokratik kurumlara sahip olması, işleyen bir pazar ekonomisi ve yeterli idari yapılara sahip olmalıdır (Kopenhag Kriterleri ').
Yine de bazı politikacılar ve gözlemcilere göre AB’nin geçerliliği daha fazla olan güçlü bir kimliğe ihtiyacı var. Anayasa Antlaşması’nın üzerinde yürütülen çalışmalar sırasında ortaya çıkan temel anlaşmazlıklar ise antlaşma metninin giriş bölümünde “Tanrı” veya “Hıristiyanlık” kavramlarına atıfta bulunulması yerine şimdi “Avrupa’nın dini mirası” kavramının ('religious inheritance' (dini miras) ) kullanılması çevresinde yoğunlaşmaktadır.
Türkiye’nin olası AB üyeliğinin yanında küreselleşme ve göçle ilgili sorunlar da kimlik tartışmasının bir parçası haline gelmiş durumda.
Konu Başlıkları:
Anketlerin gösterdiğine göre AB vatandaşları kendilerini ilk önce ülkelerine göre tanımlamaya devam etmektedir. Eurobarometer anketine (survey) göre 2004 sonu itibarıyla AB vatandaşlarının %47’si kendilerini hem ülkelerinin hem de Avrupa’nın vatandaşı olarak tanımlarken; %41’i ise sadece ülkelerinin vatandaşı olduğunu söylemekte. Yüz yüze görüşülenlerin %86’sı ülkeleriyle gurur duyarken sadece %68’i Avrupalı olmakla gurur duymakta. Genek olarak insanlar, Avrupa’dan çok (%67) sırasıyla ülkelerine(%92), bölgelerine (%88) ve şehirlerine (%87) bağlı olduğunu hisediyor. 2004 yılında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılımın az olması da (%54) bunun bir göstergesi.
Bununla ilişkili olarak düşük siyasi katılım ve zayıf bağlar, AB’nin meşruluğu açısından problem teşkil etmekte. Yinede kimlik tanımının nasıl güçlendirilebileceği konusunda küçük de olsa bir fikir birliği oluşmakta. Takip eden bölümde konu hakkında ileri sürülen çeşitli modeller ortaya konmuştur.
Ortak Avrupa kültürü mü yoksa ulusların birlikteliği mi?
Komüniterlerin inancına göre organize yönetime sahip bir toplum, temelleri ancak ortak bir tarih ve kültüre dayanırsa istikrarlı hale gelebilir. Ayrıca Avrupa kimliği, din, tarih, felsefe, politika, bilim ve sanatta gerçekleştirilen ortak davranışların bir ürünüdür. Bu yüzden Türkiye’nin olası üyeliğine karşı eğilim göstererek; Hıristiyan (veya Yahudi-Hıristiyan) geleneğinin daha güçlü vurgulanması gerektiğini ileri sürmekteler. “Çeşitlilik içinde birlik” sloganı ise Avrupa’ya ulusların biraraya geldiği bir yer olarak atıfta bulunmaktadır. Bu anlayışla bağlantılı olarak Avrupa’nın sınırları acil olarak tanımlanmalıdır.
Ana problemler: Bu fikre karşı çıkanlar ise Avrupa milliyetçiliğinin bir formu olan bu anlayışın, Avrupa Toplumları içindeki dışlama politikalarını (Avrupalı olmayanları kastederek) arttıracağını ve küresel politikaların kutuplaşmasının yanında Samuel P. Huntington’ın öngördüğü üzere en kötü sonuça yani “medeniyetler çatımasına” da neden olabileceğini ilerli sürmektedir.
Vatandaşların Avrupa’sı mı anayasal vatanseverlik mi?
Öte yandan liberaller ve cumhuriyetciler, ortak kamusal alan ve siyasi katılım (veya Alman düşünür Jürgen Habermas tarafından ortaya atılan “anayasal vataseverlik”) çerçevesinde ifade edilen demokrasinin evrensel ilkeleri, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlara dayanan ortak politik kültür veya yurttaşlık kimliği için tartışmaktadırlar.
Onlar, kültürel kimlikler ve dini inançlar gibi kavramların, özel bir çerçeve içine sıkıştırılması gerektiğine inanmaktadır. Onlar göre ortak politik ve yurttaşlık deneyimi, sivil toplum örgütleri ve güçlü AB kurumları sayesinde ortak bir Avrupa kimliği ortaya çıkacaktır. bu anlayışa göre “çeşitlilik içinde birlik” fikri de vatandaşların farklı kültür deneyimlerinden gelmelerine rağmen aynı politik ve yurttaşlık değerlerini paylaşmaları anlamına gelmektedir. Topluluğun sınırlarını, kültür değil politika belirlemelidir.
Ana problemler: Liberal-cumhuriyetci duruş, özelle kamu, öznelle evrensel arasındaki yapay bir ayrım gibi gözüktüğü için sıklıkla eleştirilmektedir. Ayrıca bu eleştiriye göre demokrasi ve insan hakları evrensel değerler değil, kökleri kültürel geleneklerde saklı olan değerlerdir. Kültürel farklılıklardan kaynaklanan problemler çözülmeye çalışılmaktan çok göz ardı edilmektedir. Bunun da ötesinde toplumlardaki dayanışma ve duygusal bağlar, soyut fikirlerin değil sadece birbirine ait olmanın verdiği kültürel hissin bir sonuçudur.
Yakınlaşma alanı olarak Avrupa
Yapılsalcılara göre “Avrupa kimliği” yoğun politik, kültürel değişimin yanında yurttaşlık kavramının da değişmesi sonucunda ortaya çıkacaktır. Kimlikler sürekli bir değişimden geçerken; birçok anlam ve kimliği bünyesinde barındıran “Avrupa Kimliği”nin de diğerleriyle olan ilişkileri çerçevesinde sürekli olarak tanımlanması gerekmektedir. “Çeşitlilik içinde birlik”, ortaklaşa yaşanan politik ve kültürel deneyimlere katılım anlamı taşıyabilir. Ayrıca AB’nin sınırlarının tanımlanması hem zor hem de yanlıştır.
Ana problemler: Eleştirilere göre bu görüş, insanların sürekli olarak değişen dünyaya adapte olma yeteneklerini fazlaca vurgularken istikrar ihtiyaçlarını ise hafife almakta. Fazla çeşitlilik, eninde sonunda kimliğin, oryantasyonun ve tutarlılığın kaybolmasına neden olabilir. Bu yüzden de demokrasi ve yerleşik toplumların zayıflamasına sebeb olur.
Yine de temel farklılıklara rağmen; birkaç faktör, Avrupa kimliğinin ortaya çıkması için önşart olarak kabul edilmektedir:
- Politika: Bütün seviyelerde, özellikle AB seviyesinde demokratik katılımın arttırılması.
- Eğitim ve kültür: belli konularda Avrupa boyutunun güçlendirilmesi (özellikle tarih), dil öğrenimine daha fazla odaklanma, daha fazla değiş tokuş, vs.
- Sosyal ve ekonomik bütünlük: Sosyal ve ekomik farklılıklarla mücadele
Avrupa kimliği tartışmalarındaki en etkin aktörlerden biri de Katolik Kilisesi’nin temsilcileri. Papa XVI. Benedict, Avrupa Halk Partisi üyelerine hitaben yaptığı konuşmada, Avrupa’nın Hıristiyan köklerini öne çıkarması gerektiğini vurgulayarak karşılaşacağı zorluklarla daha iyi yüzleşebilmesi için ortak bir medeniyete ait olduğu bilincini güçlendirmesi gerektiğini belirtmiştir.
Avruğa Birliği Piskoposlar Komisyonu’na (COMECE) göre “Tanrı” veya “Hıristiyanlık” kavramlarına yapılacak kesin atıflar, Avrupa kimliğini destekleyen güçlü sinyaller olacaktır. Ve demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel haklar ve değerler Avrupa’nın Hıristiyan mirasının bir ürünüdür.
Avrupa Halk Partisi’ne (EPP) göre de Avrupa, kültürel mirasını korumakta başarılı olacaktır. Birbirine ait olma duygusu ancak ortak değerler ve inançlara dayandırılabilir. Bu yüzden AB sınırlarını acil olarak tanımlamalıdır.
Avrupa Parlamentosu’nda yer alan Avrupa için Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE) Grubu ise AB’nin “inanç ve din temeline değil de ortak demokratik ve temel değerlere karşılıklı saygı temeline dayanan” politik bir topluluk olduğu fikrini destelemektedir. Türkiye’nin olası AB üyeliği ve milyonlarca Müslümanın hali hazırda Avrupa’da yaşadığı gerçeği, “medeniyetler çatışması”ndan kaçınılmasını sağlamaktan çok bu süreci hızlandırılmalıdır.
Saygın düşünür ve politikacılardan oluşan AB Yansıma Grubu’nun, 2002 baharında vardığı sonuca göre (bakınız EurActiv, 1 Mart 2005; İng.), Avrupa ve değerleri kesin olarak tanımlanamaz ve sınırlandırılamaz. Sınırlarının açık olması gerekmektedir. Bu yüzden “Avrupa kimliği sorusu, bir parça göç yasaları ve bir parça da yeni üyelerle müzakere edilen katılım şartları tarafından cevaplanmalıdır.
Eski Fransa Finans Bakanı Sosyalist Dominique Strauss-Kahn, hazırladığı (2004) “Politik Avrupa’nın İnşaası” adlı raporda, “Avrupa projesinin, neden Avrupa ve Avrupa nereye gidiyor sorularına indirgendiğini vurgulayarak hiç kimsenin de bu sorulara tatmin edici yanıtlar veremediğini” belirtmiştir. Raporda ayrıca “Avrupa bölgesinin belirsiz olduğu bu yüzden de Birlik’in, ilk defa olarak nihai sınırlarının neresi olduğu sorusuyla karşı karşıya kaldığı” tespiti de yer almaktadır. Strauss-Kahn’a göre Avrupa projesini çevreleyen belirsizliklerin sonucu olarak meşruluk krizi ve popüler kimlik eksikliği yaşanacaktır.
“Tanrı” ve “Hıristiyanlık” kavramlarına atıfta bulunuması konusunda en çok fikir beyan eden AB üyesi iki ülke Polonya ve Fransa’dır.
Polonya Hukuk ve Adalet Partisi, 2005 yılı politik programında Anayasa Antlaşması’nın reddedilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirmiş ve memnuniyetinin sebebi olarak da Antlaşma’nın Avrupa Kıtası’nın ahlaki ve kültürel olarak şekillenmesini sağlayan “Hıristiyanlık”ın rolünü olumsuzlaştırdığını ileri sürmüştür. Antlaşma’nın ayrıca Hıristiyanlık karşıtı eleştiriyi Avrupa için anayasa deneyiminin bir parçası haline getirdiği fikrini de savunmuştur.
Diğer yanda Fransa ise Avrupa projesinin seküler yapısının sadık savunucularından biridir. Fransa Dışişleri Bakanı Michel Barnier (2004-2005), AB barındırdığı farklı geleneklere ve dinlere saygı çerçevesinde seküler yapısını korumalıdır derken birçok Fransız politikacısının fikrini de yansıtıyordu.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’da AB, Türkiye üye olarak kabul ederek “gerçekte bir Hıristiyan kulübü olmadığını medeniyetlerin birleştiği bir yer” olduğunu kanıtlayacaktır sözlerinin altını çizmiştir.
